Yazar: Esra Ercan Bilgiç

150 Sokak’ta Hıdırellez

Çocukluğumda hıdırellez, sabahın erken saatlerinden itibaren bulabildiğimiz kadar çok çalı çırpı toplamak demekti. O yıl sabahçıysak okuldan dönmek için can atar, öğlenciysek okula gitmemek için binbir bahane uydururduk. 150 sokağın farklı yaşlardaki tüm çocukları için, hep birlikte yapılan çok önemli bir işti hıdırellez için hazırlanmak. Akşam yakacağımız ateşin heyecanı hepimizi sarardı. Dört beş yaşından büyük tüm çocuklar sokakta saatlerce çalışırdık kendimizce. Beyaz Saray, Kervan Saray ve Şirin Saray apartmanlarının bahçeleri çalı çırpı ve çocuk sesleriyle dolardı. Ne kadar özgürdük. Ne kadar özgürmüşüz! Akşam olmaya yakın sokağın ortasında ateş yakılır, üzerinden atlanırdı. Büyük çocuklar küçükleri kucaklarına alıp atlatırlardı. Bazen rüyamda...

Devamı…

Yaprak Kemiren Gül Tırtılı ya da Tırnaklarını Kemiren Çocuğun Hikâyesi

Kızım bir süredir tırnaklarını kemiriyordu. Çocuklarda tırnak yeme davranışının sebebi temelde kaygı yüksekliği imiş ve stresle başa çıkabilmenin bir yolu olarak bu davranışı sergilermiş çocuklar. Özellikle 5-6 yaşlarında daha sık görülürmüş. Kızımın bu davranışının farkına varmam uzun sürdü çünkü anlaşılan o ki ilk on – onbeş gün boyunca yalnızca onun yanında olmadığım zamanlarda yapıyordu bunu. Günün sonunda birbirimize kavuştuğumuzda stresi azalıyor ve benim yanımda tırnaklarını kemirmeye o kadar da ihtiyaç duymuyordu. İki ay kadar önce bir gün tırnaklarını kesmek için kızımın ellerine baktığımda, tırnaklarının hiç uzamamış olduğunu fark edip şaşırmıştım. Babası ya da anneannesinin kesmiş olabileceğini düşünüp üzerinde durmamıştım....

Devamı…

23 Nisan, nereden nereye?

Son yıllarda her şeyde olduğu gibi 23 Nisan kutlamalarında da bir ticarileşme gözlemlenebiliyor. Görünen o ki 23 Nisan kutlamaları stadyumlardan AVM’lere kaydı. Bu kayma, toplumsal anlamda kolektif bir çocuk algısından bireyselleşmiş bir çocuk algısına doğru kayışın da hikayesi aslında. Bu bayrama tarihsel olarak baktığımızda 1980’e kadar 23 Nisan tarihinde kutlanan, biri resmi diğeri ise resmi olmayan iki ayrı bayram olduğunu görüyoruz. Resmi olan bayram, 1921’de, TBMM’nin açıldığı tarihin birinci yıldönümünde, 23 Nisan’ın ilk resmi bayram olarak ilan edilmesiyle başlıyor. Resmi olmayan bayram ise, Himaye-i Etfal Cemiyetinin 1927’de 23 Nisan gününü “Çocuk Bayramı” ilan etmesiyle. Cumhuriyetin henüz ilan edilmemiş olduğu...

Devamı…

İki çocuk, bir doktora: Mama PhD

Her sabah yataktan “bugün doktora tezim için zaman ayırmalıyım” diyerek kalkıp her gece yatağa “bugün de doktora tezim için zaman ayıramadım” diyerek girmeye çok alışmıştım. Hayatta ne yaparsam yapayım hep bir yapamamış olma hissiyle yaşamaya… Her tatili o tezi yazmak için değerlendirmeye niyetlenip hiçbir tatilde bunu başaramamaya… Çocuklarımla ve eşimle birlikte hayattan zevk almamı sağlayacak ne varsa hepsini ertelediğimle kalmaya… Haftada 15 saat ders verip, çok yoğun çalışıp, gün içinde beş dakika bile oturacak zaman bulamadığım halde yaptığım hiçbir işin yapmam gereken asıl işten sayılmamasına… İki yıl arayla iki çocuk doğurmuşken, iki bebek büyütmenin çılgın temposu içinde neredeyse hiç...

Devamı…

Noel Baba’ya nasıl bakmak?

Tam Noel Baba meselesi üzerine yazmaya başlamıştım ki, medyada Noel Baba figürünün bolca yer almasının müsebbibi olarak laikliğe işaret eden, yılbaşı kutlamalarının “kutsanmaya” başlamasından şikayet ederken, “Burası gâvur memleketi mi, Müslüman bir ülke mi?” diye soran bir yazı okudum. Günümüz Türkiye’sinde meselenin tüketim kültürünün kutsal mekanları olan AVM’lere, küresel kapitalizme, tüketim kültürüne vs. değinilmeden tartışılmasını hiç şaşırtıcı bulmadım. İlginç olan, aynı tartışmanın yaklaşık 80 yıldır devam ediyor olması. 20 Aralık 1936 tarihli Son Posta gazetesinde de benzer bir tartışmaya yer verilmiş. Son Posta’da eleştirilen belli ki laiklik değil, yazıda “züppelik” olarak tanımlanan Batı’ya özenme hâli : “Noel geliyor, fakat...

Devamı…

Günlük toplumsal yaşamda çocuklarla iletişim

Metrobüsteyim, ayaktayım, bir anne yanında 5-6 yaşlarındaki kızıyla biniyor. Kız nereye tutunacağını bilemiyor, yer veren yok. Metrobüs, her nevi adab-ı muaşeret kuralının geçersiz kılındığı bir araç, malum. Yaşlıca bir bey, “Gel kızım, kucağıma otur” diyor. Annesi kızın elini daha sıkı tutup, “Yok, teşekkür ederiz.” diye yanıt veriyor. Kız annesine daha çok yanaşıp daha çok sığınıyor. Kimsenin kucağına oturmak istemediği belli. Ama hayır, burada bitmiyor, beyefendi kararlı, oturtacak kızı kucağına. Arka arakaya, ısrarla “Kucağıma gel, gel hadi, gel, çekinme” diyor. Küçük kızın yanakları al al oluyor, terlemeye başlıyor, neredeyse ağlayacak. Annesi kibarca bu ısrara karşı koymaya çalışıyor. Sonunda dayanamıyorum, “Beyefendi, benim de bu yaşta çocuklarım var. Biz çocuklarımıza yabancıların kucağına asla oturmamaları gerektiğini öğretiyoruz. Lütfen, ısrar etmeyin artık, bakın istemiyor” diyorum. Sesim beklediğimden daha yüksek ve kararlı çıkıyor. Sanırım kibarca bir müdahaleden ziyade, bir tür azarlama ya da sert bir uyarı olarak algılanıyor söylediklerim. Niyetim bu değildi ama sakıncası yok, hatta böylesi daha iyi. Vapurdayım. Hava güzel, açık bölümde oturuyorum. 3-4 yaşlarında bir çocuk, babasıyla birlikte binmiş. Etrafına fazla rahatsızlık vermese de biraz huysuz, babasının sözünü dinlememekte kararlı. Koltukların arasında koşturmak istiyor. Yaşlıca bir hanım, “böyle koşarsan seni vapurdan inince polise veririm, otur bakiim, uslu dur” diyor. Babası susuyor, çocuk daha da huysuzlanıyor. Dayanamıyorum yine. “Polisleri iyi tanırım, koşan çocuklarla ilgilenmiyor onlar, kanunen koşmak suç değil hanımefendi, veremezsiniz.” diyorum. Çocuk şaşırıyor, gözlerimin içine bakıyor. Babasına bakıyorum bir yandan, sohbete devam...

Devamı…

Kes, yapıştır, bir kitaba iliştir!

Oğlum doğmadan birkaç ay önce, o zaman iki yaşına yaklaşmakta olan kızımı, bir kardeşi olacağı gerçeğine nasıl hazırlamam gerektiğini araştırıyordum. O dönemde okuduğum kitap ya da makalelerden birinde, “yeni bebek doğduğunda büyük çocuğunuzla özel vakit geçirmeyi ihmal etmeyin, sizinle birlikte kağıt bebekler için elbiseler kesmek bile kendisini ihmal edilmiş hissetmesini önleyecektir.” gibi bir cümle okumuştum. Doğumu takip eden ve henüz dışarı çıkamadığım o en yoğun günlerde bile, bebeği uyutur uyutmaz kızımla oturup elişi yapmaya başladık. O zamanlar kızım henüz makas kullanamıyordu. En sevdiği kitap Gece Bahçesi idi ve Upsy Daisy ile Maka Paka’ya bayılıyordu. Aklıma gelen ilk fikir, bu karakterlerin kartondan kuklalarını yapıp kızıma oynatmak olmuştu. Kızım bu kuklaları yaparken beklediğimin çok ötesinde sevinip mutlu oldu. Kuklaları hazırlama süreci o kadar çok ilgisini çekti ki, ilk denemeden itibaren yaşından beklenmeyecek şekilde uzun bir süre boyunca kukla yapımına odaklanabildi. Doğum iznim bitene kadar geçen altı ay içinde, kızımın sevdiği kitaplara yenileri eklendi ve yaptığımız kukla karakterlerin sayısı giderek çoğalmaya başladı. Kızım benimle geçirdiği bu özel zamanlardan gerçekten çok keyif alıyor, elişi saatinin gelmesini iple çekiyordu. Karton, hamur, dal, taş, ne bulursak kullanmaya başladık. Bir süre sonra bu küçük elişi faaliyetlerinin sayısız yararı olduğunu fark ettim. Elişlerimize mutlaka bir kitap eşlik ettiği için, Ekin okumaktan daha çok keyif almaya, kuklaları canlandırıp konuşturarak kitap kahramanlarının dünyasına girmeye başladı. Karton kuklalar bu sayede dil becerilerinin ve hayal gücünün gelişmesine katkı sağladı. Kestiğim parçaları...

Devamı…

Anne ve babalar için 5 maddede "Temel Medya Okuryazarlığı"

1. Tematik çocuk kanallarının sayısındaki artışın sebebi, çocuklara yönelik ürün çeşitliliğindeki artış doğrultusunda büyüyen reklam pastasıdır. Günümüzde, ülkemizde yayın yapan hemen hiçbir tematik çocuk kanalının asıl varoluş sebebi çocukların pedagojik gelişimine katkı sağlamak değildir; büyüyen reklam pastasından alınan dilimi olabildiğince büyütmektir. Bu doğrultuda çocuk kanallarında yayınlanan her türlü programın temel hedefi, nihai olarak reklam verenlerin ilgisini çekebilmek için çocukların ilgisini çekmektir. 2. İmgeler ve sözcükler insan beyninin farklı bölümlerinde işlenir. Beynimizin ‘sürüngen beyin’ (reptilian brain) olarak adlandırılan bölümü hayatımızı sürdürmekle ilgili reflekslerimizi oluşturmakla görevlidir. İmgeler, beynimizin düşünemeyen ve öğrenemeyen ‘sürüngen’ bölümünde işlenirken, sözcükler beynimizin ‘neokorteks’ adı verilen bölümünde işlenir....

Devamı…

Onur konuğumuz Salvador Dali

Çocuklarım için doğumgünü kutlaması düzenlemeye karar verdikten sonra sokağımızda yeni açılan parti organizasyon şirketi dikkatimi çekti. Bir tür algıda seçicilik. Uğradım. Bana sorulan ilk soru her zamanki gibiydi: doğumgünü çocuğu kız mı, erkek mi? “Her ikisi de” şeklindeki yanıtım üzerine, kızım için ayrı, oğlum için ayrı birer konsept belirlemem gerektiğini söylediler. Günümüzde, doğumgünü organizasyonu işini bir şirkete devrettiğinizde mutlaka bir konsept belirleniyormuş. Peçetesinden pastasına her ayrıntı, belirlenen bu konsepte göre hazırlanıyormuş. Kızım için sunulan seçeneklerin tamamı, tahmin edilebileceği üzere, prenses temalı idi. Oğlum için ise arabalar, dinozorlar, örümcek adam vesaire. Üstelik, tüm bunlar küresel Disney ya da Pixar şirketlerinin...

Devamı…

Çalışan anne babanın derdi: Kronik vakit darlığı

Her ikimiz de çalışıyoruz, vaktimiz çok dar. Sabah kalktığımız andan itibaren hızlandırmamız ve pratikleştirmemiz gerekiyor hayatı. Kronik vakit darlığından muzdarip her anne baba gibi siz de gün içinde çocuklarınızla geçirebildiğiniz sınırlı süreyi daha verimli kullanmaya ve günün her vaktini değerlendirmeye çalışıyorsanız işte birkaç öneri: Sabah kahvaltısı için hepsi bir arada omleti: Yumurtaları haşlamak, ekmekleri kızartmak, masaya tek tek kahvaltılıkları çıkartmak, süt ısıtmak vs. yerine çok aceleniz olduğunda hepsi bir arada omleti hazırlamayı deneyin. Hazırlama ve yeme süresi dahil en az 20 dakika kazandırır. Dört kişilik bir aile için 4 dilim ekmek, 4 yumurta, 1/2 bardak süt ve bolca peynir...

Devamı…

Uzunçorap'a e-posta ile abone ol

Bu bloga abone olmak ve e-posta ile bildirimler almak için e-posta adresinizi girin.