Başlangıçta golf topları pürüzsüzmüş.

Ama top çok uzağa gidemiyormuş.

Topu pürüzlendirildiklerinde çok daha uzağa gidebildiğini keşfetmişler ve bugünkü girintili haline dönüşmüş.

Evet. Hayatımızdaki pürüzler de aynı işleve sahip. Daha uzak hedeflere gidebilmemiz için bizi güçlendiriyor.*

***

Annem, babam ve diğer iki kardeşimin, bizi büyüten dedem ve babaannemin tabiriyle ekmek parası için gittikleri Almanya’dan bir süre sonra geçtikleri Fransa’nın çiçeği burnunda Cumhurbaşkanı François Mittrerand’ın seçim kampanyasında verdiği, ülkedeki tüm yabancı ve kağıtsızlara işçilik hakkı sözünü tutmasıyla Almanya’da henüz oturum ve çalışma izni alamamış tüm Türkler gibi onlarda Fransa ya geçmiş yerleşmiş ve bizi yanlarına almaya karar vermişlerdi.

Yüz binlerce kişi hayalini kurdukları devrimci kimliklerine çok acı bedeller ödeyerek terk edip gitmek zorunda kaldıkları memleketlerinden uzakta devam etmek için gitmişlerdi.

Bu yazı dizisi oraya kendi idealleri için gidenler ve benim gibi anne babasını takip etmek zorunda kalanların yabancı bir ülkede yaşama tutunma öyküsü.

***

Bahçelievler, Yayla Mahallesi sıcacık bir Pazar gününe uyanmıştı. 18 Ağustos 1983 Pazar sabahı, ben ve kardeşim için pürüzsüz denebilecek topumuzun pürüzlendirilmeye doğru yolculuğa çıktığımız gündü.

Yeşilköy Havalimanı’nda kardeşim ve ben, babaanneme sıkıca sarılmış bırakmak istemiyorduk. Bırakınca başka bir hayata geçeceğimizi ve bilinmedik bu yeni hayatın bize bizden önce her türlü yoldan kaçıp giden büyüklerimiz gibi umut yolculuğu olmadığını biliyorduk.

Pasaport kontrolünden geçtikten sonra el ele tutuştuk ve kocaman kalabalık bekleme salonun bir köşesine büzüldük.

Küçücük bedenlerimiz içeride bir kaos yaşıyor, gözyaşlarımız göz bebeklerimize yığılmış bekliyordu. Duygularımız bedenlerimizden daha büyüktü. Duygularımızı dışarıya çıkaracak küçücük bir işaret bekliyorduk ve o işaret hayatımızda ilk kez gördüğümüz Afrikalı bir adam sayesinde dışarı çıkabildi.

Bize anlatılan korkunç bir hikayeden tanıdığımız zenci bu adam da Paris’e gidiyordu. Bizim gibi yalnız çocukları yer miydi acaba, birbirimize sarılıp hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladık.

Çok alımlı bir hanımefendi halimize acıyıp yanımıza geldi ve bizi Paris’te babama teslim edinceye kadar yalnız bırakmadı; çünkü o 18 Ağustos günü Türk Hava Yolları 5 saat rötar yaptı ve biz hayatımızın en uzun gününü yaşamak zorunda kaldık. T.K bizi aç susuz bırakmayıp terminaldeki restorana yemeğe davet etti. O senelerde şu anki iç hatlarda olduğunu tahmin ettiğim yerde içeri girer girmez gözlerimi kamaştıran bir restorana girdik. Bembeyaz masa örtüleri, pırıl pırıl çatal kaşıklar, porselen tabaklar vazonun içinde mis gibi koku yayan çiçekler karşısında büyülenmiştim.

Siparişimizi bize eşlik eden bayan vermişti. Tabağıma ilk kez bu kadar büyük bir et parçası konmuştu. Babaannem genelde eti küçük küçük doğrar yemeklerinde, içinde yerdik. Et yapıldığı nadir günlerde yine bizim tabağımıza ufak bir iki parça konur, etin tavuğun büyük ve güzel kısımları dedemin rakısına meze olarak ayrılırdı.

Hiç bıçak kullanmamızı gerektiren bir şey yemediğimizden eti kesmeyi beceremedik.

İyilik meleğimiz yemekte de yardımını esirgemedi bizden. Tatlı olarak da çıtır çıtır baklava yediğimizi hatırlıyorum. Hayatımızın en özel yemeğiydi. Tadı kokusu hala burnumda o yemeğin ve o büyülü restorantın.

Uçaktan korkmaya mecalimiz kalmamış olacak ki yol boyunca ikimiz de uyumuştuk.

Babam bizi kuzenimle karşılamaya gelmişti. Arabada eve giderken Paris’in ne kadar karanlık, ne kadar pis olduğunu düşünerek büyük bir hüzün kapladı içimi.

O hüznü senelerce hissettim her Paris yolculuğumda, ilk kez bu sene hüzün kalktı ve ben Paris’le barıştım.

Devam edecek…

* Alıntı, Nil Gün’e aittir.