“…Yalnızca bir günah vardır, tek bir günah. O da hırsızlıktır. Onun dışındaki bütün günahlar, hırsızlığın bir çeşitlemesidir.”

“Bir insanı öldürdüğün zaman, bir yaşamı çalmış olursun. Karısının elinden bir kocayı, çocuklarından bir babayı almış olursun. Yalan söylediğinde, birinin gerçeğe ulaşma hakkını çalarsın. Hile yaptığın, birini aldattığın zaman doğruluğu, haklılığı çalmış olursun.” *

***

Hiç düşündünüz mü, çocuklar “ne zaman” utanır?

Aklıma ilk gelen örnekleri sayarsam; yeni bir ortama girdiklerinde, kendi fiziksel ve ruhsal özellikleriyle ilgili övgü dolu sözcük yağmuruna tutulduklarında, topluluk önünde konuşmaya, şarkı söylemeye zorlandırıldıklarında, 6 kere 7, 9 kere 8 gerginliğini yaşadıklarında, henüz doğru telaffuz edemediği bir kelime sırf etraftaki yetişkinler duysun ve eğlensin diye ısrarla söyletilmeye çalışıldığında, yapmaması gerektiğini bildiği bir şeyi yaparken göz göze geldiğimizde, oyunu yarıda bırakıp tuvalete gitmek yerine koşmaya devam ederken yaşanan ıslak kazalar sırasında… Utanç kişiye ve duruma göre değişebilen bir durum olduğuna göre bu listeye herkes yeni bir cümle ekleyebilir, eminim.

Ama siz hiç babası ölmedi diye utanan bir çocuk duydunuz mu? Ölse; bitmeyen bir acıyı, yükü sırtlanacak olduğunu bile bile insan babası ölmedi diye utanır mı? Günlerdir okuduğum onca kahreden haberin arasında sıkışıp kalmış bir cümle. “Okula gitmek istemiyorum, onların babası öldü ama benim babam yaşıyor, utanıyorum!” Soma’da madende babası sağ olarak kurtarılan bir işçi çocuğu kurdu bu cümleyi.

Biz burada uçan kuştan sakınıyoruz ya çocukları, hayat Soma’da, hayat yoksul evlerde çocukları erkenden tanıştırıyor acıyla. Dünyayı tepe taklak döndürmek için tek bir neden olabilecek kadar nasıl yıkıcı bir eşitsizliktir bu. Kimse küçücük çocuğa babasının cenazesini gösteren anneyi kınamıyor o mahallelerde, acıyla yoklukla bileniyor çocuklar. Hayata bu gerçekle hazırlanıyorlar. Ama tabutun başında baban seni nasıl severdi, sever miydi diye soran muhabir, seni bulursam ben tüküreceğim yüzünün ortasına haberin ola.

Bir çocuğa bunu düşündüren bu çaresizliğin doğurduğu suçluluk duygusunu yakından tanıyorum. Çocuk aklımla ilk Sivas yanarken yaşadım ben o sızıyı. Sonra Filistin’de Rachel Corrie’yi ezen dozerin gölgesinde sıkıştı kalbim. Pippa’yı, Güldünya’yı sayısız nice kadını öldüren düzenin karşısında kayboldum. Uğur Kaymaz’ın Ceylan Önkol’un küçücük bedeni karşısında kesildi soluğum. Başkalarının savaşında ölen yoksul çocuklarda, Roboski’de, Reyhanlı’da, gezi direnişi sırasında kaybettiğim insanlarımda. Yaşadığım, iyi olduğum, hayatıma devam edebildiğim, küçük dertlere takılıp kaldığım için suçlu hissettim kendimi. Berkin’i uğurladığımız günden beri ilk defa bugün yazı yazabiliyorum… Çünkü öyle korktum ki bu acıyla yüzleşmekten… Bu utanç öyle ağır bastı ki… Yazamadım.

Derken bahara aldandığımız güneşli bir gün daha kötüsü ne olabilir ki ülkesinde göz göre göre kıydılar yüzlerce insana. Acının acısını, katmerlisini yaşatmak ezberinde olanlar gerçek olamayacak kadar kötülüğe bulaştı. Babası ölmedi diye utanan bütün çocuklar gibi utanıyorum ben de yaşadığım günden. Çorbasız evlerin direğini alıp götürürken ölüm, paraları sıfırlayan hırsızların, hırsızların sırtını sıvazlayan hukukun nesine güveneyim?

Sokağa çıkma, çıktınız da ne oldu, size daha çok zarar veriyor, durmuyor uslanmıyor diyor annem. Korkmuyorum dersem yalan olur, oysa ben korkuyu yanıma aldım, umudu bir kenara attım gitti anne. Sadece insan olduğumu hatırlıyorum sokakta. Korkularımla, öfkemle, yaşattıkları acıyla yüzleşmek için sokaktayım. Unutulmuyor. Unutulmasın da. Duramıyorum duvarların arasında. Yanımda nefessiz kalan hiç tanımadığım insanın elini tuttuğumda, hiç bilmediğim bir ev kapılarını açtığında buluyorum kendimi. Utanmıyorlar anne. Soframızdan çaldıkları ekmekten, canımızdan kopardıkları insanlardan, katillerden, hırsızlardan, toplu mezarlardan, acılı çocukları yumruklamaktan, tekmelemekten, evladını kaybeden bir anneyi yuhalatmaktan doğayı katletmekten, inançlarına ihanet etmekten ve bunu kullanmaktan utanmıyorlar. İlk değil, son olmayacak ama bu kibir bir gün tükenecek anne. Biliyor musun acının önünde diz çökmüş, kabul etmiş bir insan yeter bana.

Bu açlık yenecek o kibiri anne. Öyle çok ki açlık… Kibirden çok, bakanlardan, polisten, tomalardan silahlardan çok. Ölenlerden kalanlardan çok. Çalanlardan çok. Umutsuzluktan çok. Korkulardan korkanlardan çok. Cesaretten çok.

Açlık çok… Sen utanma, kaldır o güzel yüzünü çocuk. Tut arkadaşının elini sıkıca, bırakma sakın. Bütün pisliği silip süpürecek açlık.

“Gülü çiğdemi filan bırak / Sardunyayı karidesi bırak / Acıyı ve ölümleri bırak / Oy pusulalarını ve seçimleri bırak / Evet / Seçimleri özellikle bırak / Çünkü açlık çoğunluktadır.” **

* Khaled Hosseini, Uçurtma Avcısı

** Turgut Uyar, Açlık Çoğunluktadır