Dün kahkahalar yükseliyorken evinizden,

Bendim geçen, ey sevgili, sandalla denizden!

Yahya Kemal[1]

Meşhur Patek Philippe saatlerinin çok güzel bir sloganı vardır. Mealen şöyle der “Bir Patek’in asla sahibi olamaz, ancak sonraki nesiller için emanetçisi olabilirsiniz”. Hani makul bir fiyatı olsa almak isterim. Benim de bir kızım, bir oğlum var. Onları hayata hazırlamak, iyi bir ahlâkla yetiştirmek kadar önemli. Bu gayeyi hem bana, hem de onlara hatırlatacak bir nesne olsa; gerçekten; ona paha biçilebilir mi?

Rahmetli Ulus Baker, “Muhafazakâr Kisve”[1] makalesinde “aile” üzerinden çok mükemmel bir tarif yapar “Modern dünyada muhafazakâr, geçmişin değerlerini üstlenen biri değil, aksine şu anda kendisinin sahip olduğu, içinde yaşadığı değerleri gelecek kuşaklara dayatan biridir. Oğullarının ve kızlarının kendi bildiği değerlere göre yaşamalarını isteyen birinin halidir muhafazakârlık.” der.

Ben de çocuklarımın yerlerine, yurtlarına yabancı olmalarını istemem. Fakat dünyanın merkezinde yaşadıkları sanrısı ile bir ömür tüketmelerinden de korkarım. Oysa -kanımca- bizim muhafazakârlığımızın özeti bu sanrıdır! Bu sebeple, tarikat erbabında engin gönlü, tarihperestimizde cihanşümul bir kültür tasavvuru, esnafımızda ahî adabını, köy tereyağında o halis kokuyu, ulusalcımızda grameri, solcumuzda espriyi, şehrimizde tarihi, hukukçularımızda izanı, polisimizde Nubar Terziyan babacanlığını, patronumuzda “terimiz kurumadan” emeğimizin karşılığını falan hep beyhude ararız. Nedîm’in dediği gibi: Yok be şehr içre senin vasfettiğin dilber Nedîm / Bir perî-sûret görünmüş bir hayâl olmuş sana. Hâl bu olunca içinde yaşadığımız mutsuzluk, köksüzlük, çatışma ve taassup “muhafazakârlık” adıyla hepimize dayatılıyor.

Lafı sonra evirir çeviririz; önce ağzımızdaki şu baklayı bir kenara koyalım.

İşte bu sebepten bizim muhafazakârlarımız, babası ile birlikte kahvaltı yaptığı Kaymakçı Pando’yu, Tarzan filmleri seyrettiği Emek Sineması, dedesi ile bayram sabahı gölgesinde namaz kıldığı Fatih Camii Avlusundaki ağaçları veya dallarına salıncak kurduğu Validebağ Koru’sunu “muhafaza” etmektense; gider bilmem kaç yüz yıl öncesinin hayalini çarpıtıp, cilalayıp, ihyaya gayret eder. Saraylar otele, kışlalar alışveriş merkezlerine, vaktinde “tüm dünyayı titretmiş” cengâverler avantür filmlerin takma bıyıklı figüranlarına tevil olur! Muhafazakârlık ifadesini ziyadesi ile nutuklarda, hamasette, zapturapt denemelerinde, vıdı vıdı etmekte, hakir görmekte, anlayışsızlıkta bulur. 30 sene öncesi ile bağ kuramayan nesillerin, yüzyıllar öncesine hayran olması beklenir.

Çıta zaten hep vasatın altındadır; arşiv binasından çirkin bir otel peyda eder sonra geçer kara tahtanın önüne, ilkokul öğrencilerine (“Biz ümmî bir milletiz, ne yazı ne hesap biliriz[2] hadisini ikrar edercesine.) Eski Türkçe “Sağlık için süt için.” yazarız! Hem de merhum Hamid Aytaç’a elindeki kalemi kırdırıp, F klavyeye geçirtecek bir hatla. Kürtaj meselesi tartışılırken televizyon ekranlarında, kadınların yüzüne bakamayan malumatfuruş bir müverrih “Osmanlı’da iskat-ı cenin memnu idi, nokta!” diye beşeri ilimlerin cümlesine rahmet okutacak bir fikir serdeder. Bir başkası dudaktan öpmenin yeni bir icat ve gelenek dışı, devlet ise “yol”un medeniyet olduğu iddiasındadır. Merhum Yahya Kemal’den çok daha muhafazakâr olanı kadınlara kahkahayı yakıştıramaz. Kulların nefsini terbiyeye soyunmuş (créme de la créme) bir başkası ise internet kullanan kadınları “hafiflikle” itham eder.

Tüm bu örnek ve uygulamaların “mevcut yapıya hayat veren geleneksel değer ve normları koruma taraftarlığı[3] ile herhangi bir alakası olduğunu söyleyebilir miyiz? Günümüzde muhafazakârlık gerçeğe pamuk ipliği ile bağlıdır. Çok samimiyetle ifade etmek isterim ki; derin bir yeis içindeyim. Zira “Onlardan ayrılış bana her an üzüntüdür…”[4]. Ben geleneklerin, tarihin, coğrafyanın ilhamına inanan bir insanım; tüm bu unsurlar daha geniş ufuklara bakabilecek bir zemin, daha farklı insanlarla konuşabilecek bir lisan veya merak hassasını her daim canlı tutacak tevazua da sebep olabilir.

İran’da beni ağırlayan dostlar “Siz Türklerin misafirperver olduğunuza dair bir vehmi var.” diye takıldıklarında; yemekten yorgun düşmüş olduğum halde, bildiğim yegâne Farsça dize ile mukabele etmiştim: “Dunyâ vefâ nedâred ey nûr-i her do dîde” [5]. Hafız’ın bu beyti her ahvale uygundur, vasisi Hafız olanın hüsnükabul görmeyeceği meclis olur mu? İster Acem olsun, ister Norveçli.

Metin Solmaz’ın dediği gibi “iyi niyet olduktan sonra, çocukların anlayacağı basitlikte ortaya konup, çözülemeyecek mesele yoktur.” Bizim muhafazakâr değerlerimiz ise olağanüstü varlıklar gibi ulaşılmaz ve komplekstir. Pragmatiktir, hepsinin biricik ve en önemli gayesi milli/ulusal kimliğe katkı sağlamaktır.
Bu sebeple, Nobel Edebiyat ödülü de alsanız; tek başına Türk Dil Kurumu’nun yükünü de sırtlansanız, emeğiniz beyhudedir.

Hani ezberci eğitime karşı çıkıyoruz ya; kanaatimce en büyük ezberlerden biri tarih, dil ve milli kimlik arasındaki ilişkidir.

Mesela Prof. Dr. Yılmaz Kurt şöyle diyor “Tarih bilinci kendi ailemizin, kendi köyümüzün tarihine ilgi duymakla başlar. Kendi ailesinin tarihini merak etmeyen milletinin tarihini hiç merak etmez. Bu merak olmayınca tarih bilimi can sıkıcı bir uğraş olur.[6]. Elbette haksız değil; ama bu pragmatik denklemde Franz Taeschner, Oskar Rescher, Claude Cahen, Jean-Paul Roux, Nikolay Yorga, Iréne Mélikoff’u nereye koyacağız? Halil İnalcık kalibresinde bir tane de “Güney Amerika” uzmanımız olsa fena mı olurdu? Japon Tarihi denilince, Selçuk Esenbel ismine, İlber Ortaylı’ya olduğumuz kadar aşina olsaydık? Tüm dünyanın hayranlıkla okuduğu Goethe’den derviş meşrep bir kripto-müslüman damıtmaya kalkacağımıza, Yunus Emre’nin sesi olabilseydik. Kafka’nın Çekçe yazmadığı, James Joyce’un da İrlandaca’yı yetersiz bulduğu malûm. Victoria Rowe Holbrook divan edebiyatı çalışan Türklere nazaran daha şanslı olduğundan bahseder, zira o bu edebiyatın çok zor, anlaşılmaz olduğu vb. önyargılarla yetişmemiştir![7]

Eski Türkçe’nin ne esrarlı havalarla öğretildiğinden de bir tarih profesörü samimiyetle yakınmıştı. En nihayetinde Tarık Buğra’nın “Havuçlu Pilav”ı ile eğitime başladığın bir müfredattan bahsediyoruz! Hangi sırrı fâş edebilirsin, mübarek?

Mark Soileau anlatmıştı. Konya’yı gezdiren rehber “Malum Mevlana Belh şehrinde doğmuş, Konya’ya 25 yaşında yerleşmiş, neredeyse bütün eserlerini Farsça yazmıştır. Bu sebeple onun Farsî olduğunu iddia edenler olsa da; biz Türk olduğunu biliyoruz.” demiş. Konumuz Mevlana’nın menşei olmamakla beraber, muhafazakârlığımızın eyyamcılığı göstermesi hasebiyle, ben bu örneğin kıymetli olduğuna inanıyorum.

Başka türlü bir muhafazakârlık, benim istediğim. Ne böbürlenmeye benzer, ne de yalana. Burası gibi olmadığı da kesin! Barış Manço rahmetli de olmasa, “Bak biz de çocukken bunu çok severdik.” tarzı cümleler kuramayacağız evladımıza.

Kızım Mine boza sevmiyor. Ama ona Ulus İşhanı’ndaki Akman Bozacısı’ndan bahsediyorum. Ne sebeple hatırlamıyorum ama sık sık oraya uğradığımızı, benim de bozayı o zamanlar sevmediğimi ama sosisli sandviçle babama eşlik ettiğimi söylüyorum. O zaman aramızda bir diyalog kurulabiliyor. Mine Bozayı yine sevmiyor, ama bir hatırayı paylaşabiliyorum. Fakat Akman artık yok, o sosisli sandviçini yerken ben dedesi ile hangi masada oturduğumuzu veya emektar garsona kızımı takdim etme şansına sahip değilim. Onun yerine elimde “Yer’in Sesi: Ulus İşhanı’nın Söyledikleri” diye akademik bir araştırma var.[8]

Ama Ödemiş’e gittiğimde Dostol Kebap’a[9] uğramazsam huzursuz oluyorum. Zira dedemin asker arkadaşının lokantasını şimdi çocukları işletiyor. Dedemi hep güler yüzle karşılayan iki kardeşe kendimi hatırlattığımda, benzer bir tebessüm aydınlatıyor yüzlerini. Mutlu oluyorum.

Hijyen düşkünü arkadaşlarımı eğlendirmek istediğim zaman; ben üniversite çağındayken, dedemin kardeşinin beni götürdüğü nargile kahvesini anlatırım. Avurtları kurumuş, kısık gözleri içeri doğru çekilmiş, uzun ve tel tel kaşları, eğri büğrü kemikli parmakları ve enselerinde mendilleri, bir ellerinde marpuç, diğerinde çayları ile duman altı olmuş ihtiyar çiftçilere “Ankara’dan torunum geldi!” diye mütefahir takdimimi tasvire çalışırım. Küçücük mekânın sahibinin yağdan kararmış bir havlu ile sipsinin ucunu parlatmak için ovalayıp durması, kendini yaptığı bu işe çokça kaptırıp, arada tam da ucuna tükürüp ovalamaya devam etmesi, dinleyenleri eğlendirir. İçimden “Allah kerim” diyerek tüttürdüğüm nargile, arkadaşlarım için hikâyenin sonudur!

Sağ olsun, İsmet Dede bir sene sonra aynı mekâna gittiğimizde cebinden “plastik sipsi” çıkarıp göz kırpmıştı. Benim için gerçekten de duygulu bir andır. Çocuklarım büyüdüğünde bir kaçamak yapmak ve şimdi arkadaşlarımı güldürmek için anlattığım hikâyeyi; pahalı bir saati kollarına takar gibi onlara aktarmak isterim. Kahvecinin kaba da olsa, gösterdiği özeni; İsmet Dede’nin bir sene sonra beni müşkülde bırakmamak cebinde bir sipsi hazır etmesinin kıymetini bilsin isterim. İsterim ki, ileride konfor, temizlik veya rahatlarından taviz verdiklerinde ellerinde sadece para değil, ama bolca benzer anıları da olsun.

Hep yenilik peşinde koşmaktan yorulduklarında, aşinası olduğu işler, mekânlar, insanlar olsun. Tüm bu unsurları birbiri ile kaynaştırabilsin. Biriksin. Doğdukları şehirden ayrılırlarsa, annelerinin babalarının evi dışında gidecek, özleyecek onlara kendilerini hatırlatacak yerler, insanlar bulabilsinler.

Oysa muhafazakâr olduğu iddiasındaki Türkiye vatandaşları, kendi hayatlarının hamulesini muhafaza edemiyor. “Muhafazakârlık” diye insanları hoyrat mitlerin peşine takmaya gayret ediyor.

Başa dönelim, Türkiye muhafazakârlığını Patek Philippe saatinin sloganı üzerinden değerlendirelim. Eğer Zafer Çağlayan’ın hayal ettiği gibi Türkiye’de aynı kalibrede bir saat üretebilseydik, muhtemel sloganı şöyle olurdu: “Uzun vadede Dolar veya Avro’dan çok daha kârlı, taşıması kolay bir yatırım aracı sunuyoruz.”


[2] İnnâ ümmetün ümmiyyetün lâ nektübü velâ nahsübü (el-Câmi’ü’s-Sahîh II, 33; Sahîhü Müslim, II, 147)

[3] Sosyal Bilimler Sözlüğü, Ömer Demir ve Mustafa Acar, Vadi Yayınları, 1997, Muhafazakârlık Maddesi)

[4] http://www.siir.gen.tr/siir/y/yahya_kemal_beyatli/atikvaldeden_inen_sokakta.htm

[5] ديده و هر نور ای ندارد وفا دنيا (Dünyanın vefası yok; iki gözümün nuru)