Yazar: F. Ferhan Zorcan

İlk okul tatili ve pavuryalarla yalnız ilk yolculuk…

Pavuryalar ilk kez bu yıl dört yaşında okula başladılar, yani anaokuluna. Yaşıtları neredeyse iki yaşında başlamışlardı kreşe. Biz bu zamana kadar dayandık. İyi mi, kötü mü ettik, bilmem ama bize göre iyi oldu. Yaşadıklarımız buna işaret ediyor. Bu ay ilk karnelerle karşılaştık. Çok heyecanlıydım ben. Sanırım evimizdeki en acayip heyecanı ben yaşadım. Pavuryalar da çok heyecanlansınlar istedim, çabaladım ama yok olmadı. Onlara tatili bile çok zor anlattık. İlk hafta neredeyse her sabah ‘’Bugün de okula gitmeyeceksiniz’’ dedim, onlar ‘’Nedeeeeen?’’ diye sordular, anlattım… Havaların soğukluğu dışarıya çıkmamızı biraz zorlaştırdı zira tam okulun son günü ikisi de beta olduğundan bir süre...

Devamı…

Ateşten düşler…

Doğum sonrası Pavuryalar (Bade ve Barış) ile ilgili aklımda kalan en büyük korku ‘’Hastalandıklarında nasıl davranacağım’’dı. Hatta şu anda dün gibi hatırlıyorum ki (Topu topu iki gün hastanede kaldık) evde geçireceğimiz hemşiresiz gecelerde ‘’Ya hasta olurlarsa başımı hangi duvarlara vurayım?’’ olmuştu. Ben söz dinleyen bir kadınım. Kafaca sorunsuz uyuştuğumuza inandığım pavuryaların doktoru ne dediyse harfiyen yerine getirdim hep ve hala da getiriyorum. Kolay değil bence bir doktora güvenmek, kuaföre güvenmek, kasaba güvenmek ve bir pazar alışkanlığı varsa oradaki bazı tezgahtarlara güvenmek, hiç kolay değil. Ne mutlu bana ve aileme ki karşımızda bizim tam da içimize sinen ve doğumlarından beri...

Devamı…

İkiz çocukları olan kadın ve adamlara karından sorulan sorular

İkiz bebeklerle şenlenen evlerden bizim ev. Fikri güzeldi, zamanında “asla!” demiş olmama rağmen, sonradan umarsızca sanki hep çok istemiş hissine büründüm. Akabinde bile isteye bekledik pavuryaları. 38 hafta boyunca yüzlerini merak ederek yaşadım ben. Her şey yolunda gitsin diye çok diledim. Zamanı geldi, öyle ya da böyle bedenimdeki misafirlikleri bitti ve halaylarla geldiler evimize, bize ve hayatımıza. Aralarında bir santimetre ve 10 gram fark vardı pavuryaların. Bade 45 cm. ve 2580 gr. Barış 46 cm. ve 2590 gr. Günler geçti, aralarındaki boy ve kilo, duygusal ve motor beceri farkları da değişkenlik gösterdi. Giderek dört kişilik ailemizi idrak etmeye başladım....

Devamı…

Hep yürüyen bebek, hep uzaktan kumandalı araba…

Bizim evde yani nam-ı diğer Pavurya Yuvası’nda hayat çoğunlukla Bade’nin ‘’Yürüyen bebek’’ Barış’ın ‘’Uzaktan kumandalı araba’’ hayaliyle geçiyor. Yoo, sanmayın ki almadık/ almadılar. Hep aldık, hep aldılar. Nasıl bir kafa bilmiyorum ama her alındığında hayatlarında ilk kez görmüşçesine, dört saat ekmek kuyruğunda bekleyip ekmeğe kavuşmuşçasına, tüp sırasında sıranın üçüncü günde kendisine gelmişçesine seviniyor bu yavrucaklar. Yürüyen bebek ben küçükken de çok revaçtaydı ama illa ki Almanya, Fransa ya da İsviçre’de dayısı, halası, teyzesi ya da amcası olan kız çocukları için ulaşılabilir bir oyuncaktı. Evet, benim kimsem yoktu yurtdışında, dolayısıyla yürüyen bebeğim olmadan bugünlere geldim. Tamam biliyorum güzel hatta şahane...

Devamı…

Pavuryalarıma ve tüm minnaklara açık mektup!

Bu yazı 6 yıl önce eğer çocuğum olursa diye yazdığım yazı… İstedim ki bugün bunu okuyun. Biraz da güncelledim. Zaman zamansa… Zaman nasıl durur bildim ben! Zaman durur, gerginsen. Anlamadığın ya da anlayamadığın diyelim zamanlar yaşamışsan. Zaman durur, kızgınsan. Kızgınlık iyi bir şeydir aslında. Kızgın olduğun durum, kişi ve olaydır önemli olan. Kızgınlık değiştirtir hayatı, başkaldırışa döndürür bazen hareketi. Kişi kendini bilir ve kendi gibi sanar tüm diğerlerini. Budur hata ve budur iyi olmayan kızgınlık. Kimseye iyi gelmez. Zaman durur, “hay Allah!” kaldıysan. Keşkelerle ve belkilerle yaşanmaz bu yeryüzü. “Hay Allah!” kalma hayatta. Zaman durur, ne yapacağını bilemezsen, nasıl...

Devamı…

An'lardan anılara…

Çocukluk tuhaf şey, yaş aldıkça, yıllar geçtikçe vuruyor tokatı yüzüme. Kime ki aslında? Herkes kendi çocukluğundan, kendi güzel ya da kötü çocukluğundan geldi bu günlere ama benim derdim pavuryalar. Onlar şimdi dört yaşındalar ya ve şimdi o benim yüzüme çarpan çocuk yaşımdalar ya, tuhaf hissediyorum işte elimde değil. Bugünler kalacak onların aklında “Çocukluğum” diye… İşte ondan bu telaşım… Olan şu: Bayramın ilk günü yani dün. Ben burada yayınlanacağını düşündüğüm yazımı çoktan yazmışken, onu göndermekten vazgeçip bu yazıyı yazmamın sebebidir dün. Sabah yedide kalktık her zamanki gibi. Pavuryalar kahvaltıda açma istediler. “E hadi beraber gidip alalım.” dedim, uçtular. Giyindik, yola çıktık. Önce bakkala, sonra saatçiye, sonra da abajurcuya günaydın ve iyi bayramlar dedik ve doğru fırına gittik. Açmaları aldık yanına bir de tahinli çörek. Aklıma Ankara’da Pelin Pastanesi’nin şahane küçük Alman Pastası geldi. Çok güzel yaparlardı ve annem bilirdi ki ben günün her saati, açken ya da tokken Alman Pastası yiyebilirdim. (Tıpkı Bade ve Barış’ın açma sevmesi ve ne zaman olursa olsun yemeleri gibi. ) Annem ne zaman kendimi iyi hissetmemi sağlamak isterse bir Alman Pastası bunu kolaylıkla sağlar bilirdi, alırdı, yerdim ve çok iyi hissederdim kendimi. Düşündüm ki bu fırının bu açması pavuryalar için belki de o benim Alman pastası gibi bir şey, ne biliyorum? Belki 30 yaşında bu anları anacaklar? Diyecekler ki “Annemle kahvaltı için alışverişe çıkardık Pazar günleri (ki genelde pazarları yapıyoruz bunu) Emek Fırını’ndan bir açma...

Devamı…

Söz!

İnanmazsınız, ben de çocuktum. Hiç çocuk olmamışım gibi davranan pavuryalarım var benim. Bazen hiç çocuk olmamışım gibi davranan sekiz kova insan var etrafımda ama hep çocukmuşum gibi davranan bir annem, bir babam, bir teyzem ve bir de babaannem var ve daha nice yaşasınlar, lütfen. Onlar da olmasa, ben bile inanacağım bir zamanlar çocuk olmadığıma… Neyse efenim, yok ben öyle kreşe, anaokuluna falan gitmedim. Yedi yaşıma kadar ‘ananeme’ emanet bir çocuktum. Akşama kadar onunla neler gördüm, neler yaşadım, anlatsam buradan Ankara’ya yol olur. Şahaneymiş meğer, tekrarı olmayacak bir masalmış meğer, gözümün önünden şerit gibi geçecek mis bir dönemmiş meğer. Şu an fark ediyorum ki (aslında bu farkındalık tamamen pavuryaların okul macerası başladığından beri daha gerçek, kesin bilgi!) çok çok ama çok özel bir çocukmuşum. Düşününce anladığım, fark ettiğim, bildiğim ne çok duygu, olay ve durum varmış meğer. Mesela maaş zamanı, anneannem ile üç aylığını almaya onunla giden kazanırdı. Fatih (abim) ya da ben, kim şanslı ise artık. Asla birlikte o dev kadınla maaş almaya gitmek için denk gelmedik Fatih’le; çünkü bizim zamanımızda sabahçı ve öğlenci okuma durumu vardı. Belki hala var, inanın bilmiyorum ama pavuryalar için çırpınışımdan olacak, bu tür bir devlet okulunda da rastlamadım bu duruma, anaokulu için en azından, belki de yanımızdaki Büyük Esma Sultan İlköğretim Okulu’nda böyle bir bölümleme vardır, bilmiyorum… Okuldan eve gelince anneannemle vakit geçirmek ne acayipmiş mesela… Etüd metüd yok ya, misal o bana...

Devamı…

Okul yolu düz gider!

“Okul yolu düz gider”di evet ama eskiden. Ben mesela, okulumun yolu düzdü, yürüye yürüye gider giderdim. Sadece ilk gün götürdü annem okula; sonraki gidip gelmeler hep bana ait. Abim de dahildi tabii bu sisteme. Ben ve abim kreşe ya da anaokuluna da gitmedik. Bodoslama ilkokula başladık sonra ortaokul sonra lise sonra üniversite. Servis de olmadı hayatımızda dediğim gibi. Mesele şuydu ki evine en yakın okula giderdin, bu böyleydi. Okulumuz şahaneydi, Ankara Kurtuluş İlkokulu… Çok acayip anılarım var elbet, bu da başka bir yazının konusu olsun. Şimdiki konumuz Pavuryalar’ın ilk okul, ilk haftası ve bu haftayı takiben 16 Eylül’de başlayan normal anaokulu hayatları. Efenim; bugüne kadar hiç kreşe gitmedi Pavuryalar ve iki ay önce dört yaşlarını doldurdular. Doktorumuzun da tavsiyesiyle dayanabildiğimiz yere kadar okulsuz dayandık; zira dünya iyisi bir bakıcımız var bizim. İki aylıktan bu güne kadar (ki hala bırakmadık birbirimizi) sadece o baktı. Yatılı değil. Sabah 08:30 akşam 19:00 arası hafta içi her gün bizimle. Hafta sonu ve tatillerde de sadece biz Pavuryalar ile beraberiz. Parklar, yakın dostlar, arkadaşlar, tatlı olan akrabalar, yolculuklar, yollar, köy evimiz, Ali İlyas, Poyraz, Çınar, Derin, Öykü ve diğer şahane arkadaşları onlar için bugüne kadar hayat okulu kıvamında çok güzel günler yaşamasını sağladılar, bence tabii… Hala da devam elbet… Şimdi; 9 Eylül 2013 Pazartesi günü, Pavuryalar için ilk anaokul okul günü oldu. Biraz erken gittik. İyi ki öyle yapmışız. Şiddetle tavsiye ediyorum. Seneye okula...

Devamı…

Okul yolları taştan!

Okul hayatım bittiğinde o kadar sevinmiştim ki! Bir daha asla okula gitmek zorunda olmadığımı bilerek şevkle iş hayatına atıldım. Aslında okul varken çalışmaya başladım ama onlar çekirdek sayılır. Gel zaman git zaman, zaman çabuk geçmiş, üstelik çoook çabuk geçmiş. Şimdi Bade ve Barış (Pavuryalar) artık bilen biliyor, 4. yaşlarını bitirip de anaokulu zamanı geldiğini idrak ettiğimde başıma gelecekleri de kestirmeye başladım. Uzak durmaya çalışarak elime hiçbir şey geçmedi. Gerçekti, üstelik iki taneydiler bebeler ve anaokuluna başlamak için o kadar az zaman vardı ki. Zaman değil günler var an itibariyle, sadece 5 gün… Bu güne gelene kadar hangi okullarla, kimlerle,...

Devamı…

Her şey anını bekler…

“Her şey anını bekler.” O kadar inanırım ki bu cümleye. Bilen bilir, bilmeyenlere de şimdi söylemiş olayım: Bade ve Barış bizim ikizler, namı-ı diğer “Pavuryalar” için uykuyu öğrenme tamam, kendi kendine giyinip soyunma tamam, yemek içmek tamamdı. Haa, bu arada kendileri 17 Temmuz günü dört yaşlarını bitirdiler. Tamam olmayan iki şey kalmıştı: ikisi için yatarken biberon ile süt içmesi ve sadece Barış’ın beze kaka yapması… Yine her zamanki gibi her kafadan bir ses çıktı. Eş, dost, arkadaş, akraba, bakkalın annesi, parktaki başka anne, pastanedeki abla, eczacı kadın, fırındaki abi… “Aaaa, bizimki iki yaşında bıraktı bunları.” “Aaaa, çok geç kalmışsınız.”...

Devamı…

Uzunçorap'a e-posta ile abone ol

Bu bloga abone olmak ve e-posta ile bildirimler almak için e-posta adresinizi girin.