Sadece beslenme çantası ya da koca bir biberondan fazlası memelerim senin için. Benim bile tanıyamadığım bir büyüklüğe erişen, dudaklarınla sıkı sıkıya kavradığın mememi önce üstte kalan elinle itip, sonra o hep öpülesi yanaklarını usulca yerleştiriyorsun ya üzerine, dünyalar benim oluyor. Sonsuza kadar bu anı tutabilirim gibi geliyor. Sen bugün tam 74 gündür dışarıda yaşıyorsun. 74 gündür durumumuz bu. Zaten oldukça uzun olan emme zamanın benim bir de yastık olmamla, saatlere yayılıyor. Yatıp yuvarlanmayı pek seven ben bile, uzun süre yatmanın nasıl can sıkıcı ve can acıtıcı olabileceğini artık bedenimde biliyorum. Ama şikâyet bile etmiyorum. Çoktandır müptelayım sana. Bir saatten fazla o güzel yüzünü görmesem, cehennemde yanmaya başlıyorum.

Bu sabah saat 8:49’da hüngür hüngür ağladım. Sonra gün boyu gözümün önünden gitmedi yazılı tanıklığım. En sonunda da bu satırları yazarken buldum kendimi. Piya Sanat Kollektifi’nden şair arkadaşım Nesimi Aday üye olduğumuz Barış için Sanat adlı mail gurubuna bir mail atmış. Nereye düştüğünü tam kestirememiş ve “dağdaki kandırılmış kızlarımız” üzerine “yazık… cık cık cık…” şeklinde bir mail yazan tipik kemalist bir üyenin, mailine karşılık. Nesimi’den aynen kopyalıyorum, izin almadım ama sorun olacağını sanmıyorum:
Çayan Demirel’in, Dersim katliamını anlatan 38 isimli belgeselinde şöyle bir tanıklık var. Bir amca anlatıyor. Kendi cümlemle yazarsam: “Laç deresinde öldürülmüş çok sayıda insana rastladık. Bu ölülerin arasında iki yaşlarında bir çocuk kumda oyun oynuyor, arada da gelip ölü annesinin memesini emip tekrar oyuna dönüyordu. Komutan askerlere, dokunmayın, kendi kendine ölür” dedi. Biraz ilerledikten sonra bir askerin çocuğu süngülediğini gördüm.”
Söz yok… Denilecek, edilecek, sağaltacak tek bir söz bile gelmiyor aklıma. İnsanlığın lanetli olduğunu kabul ediyorum artık. Ölü memeler onlarca yüzlerce çoğalıyor gözlerimde. Memelerime bakıyorum. Seninle işi biraz daha renklendirmek için birine çilek diğerine muz resmi çizdiğim kanlı canlı memelerime. Birkaç gün içerisinde kendiliğinden ölecek iki yaşındaki bebe kumda oynuyor. İki yaşını iple çekiyorum. Bu kadar büyük acılarla nasıl bakacağız dostlarımızın yüzüne bilemiyorum. Askerin biri, o birkaç gün yaşama şansını bile çok görüyor. Ülkemin her yanı koca koca kırmızı bayrak. Ve hiç ihtimal dahilinde olmayan arkadaşlarımın içinden bile birden pörtleyen kemalist-faşist ses, “Bak çocuk…. memeler ölü işte…” dediğimi duymazlıktan geliyor. 30 yıldır her türlü ses duymazlıktan geliniyor. Günlerdir bir karşılama krizidir gidiyor. Medya ısrarla “teslim olan PKK’lılar…” diye başlıyor. Kürt illerinde esen barış bayramı havası yüreğime su serpiyor, hafifletiyor. “Akan kanın durmasına yönelik sevinç” neredeyse herkese ağır geliyor.

Doğduğun ilk günlerde yaşadığım “Sana bakamayacağım” korkusu, uzun süre benimle birlikteydi. Küçük çenen emmekten yorgun düşüp beni her bırakışında kahroldum. Oysa seni hiç anlamamışım. Sen o minik elinle, mememe makas yaptığım ve üstte kalan işaret parmağımı sıkı sıkıya kavradın her seferinde. Senin yaşama olan bu bağlılığını uzun süre hiçe sayıp kendi korkularımda debelendim. Bu ülke, senelerce dağ türklerinin karda yürürken çıkardığı kart-kurt seslerdir onları Kürt yapan, diyerek koca bir ulusu hiçe saydı. Görmezlikten geldi. Her fırsatta yaşam hakkını elinden aldı. Yaşattığının onurunu her fırsatta kırdı. O kadar korktu, o kadar korktu ki, annesi ve hiçbir koruyanı olmadığı için zaten birkaç günlük ömrü olan küçücük bir bebeği bile sağ bırakmadı.

23 Ekim 2009

Kaynak