Cüneyt Özdemir, kendi oğlunun göbek bağı gömme törenini ve ritüelin kendisinde yarattığı halet-i ruhiyeyi yazmış. Radikal‘den aktarıyoruz…

Biz ilk günden bu yana ne kadar batıl inançlardan kaçarsak kaçalım bizimkinin göbek bağı nereye gitsek yanımızda geliyor.

Bu satırları sizlere batmaya hazır bir güneşin gölgesinden, ağustosböceklerinin senfoni orkestrası eşliğinde yazıyorum. Bu ağustosböceklerinin derdi nedir de böyle bitmek bilmeyen bir şekilde konuşup dururlar bilmiyorum ama ben şu mübarek günlerde bitmek bilmeyen duaların gücüne inananlardanım. Duaların gücüne inansam da batıl inançların içine bir türlü sığmayan ve sığınamayan bir tarafım da var. Hay bin dilemma! Bizim oğlan

doğduktan sonra da pek çok hurafeyi göz ardı edip kendi bildiğimiz gibi çocuğumuzu büyütmeye başladık. Mesela ilk günden beri kundak yapma meselesi benim küçük kafama yatmadı. İtiraz ettik. Sonra oğlumuzla doğduğu ilk andan itibaren akranımız bir büyük gibi konuşmaya başladık. Daha bir sürü şey var anlatılacak ama benim asıl gelmek istediğim yer Türkiye’de her çocuğu olanın eninde sonunda karşısına çıkacak olan ‘göbek bağı’ meselesi!

Doktor patladı: Abartmayın Cüneyt Bey!

Bizim oğlanın doğum anı benim hayatımdaki en sulugöz anlarımdan biriydi. Eşim doğum için ameliyat masasına yattığında ben de yanına gidip elini tuttum. O kadar heyecanlıydım ki hangimiz hangimize cesaret vermek için oradaydı dışarıdan bakıldığında anlamak kolay değildi. Nitekim bizim oğlanı doktorumuz Teksen Bey’in elinde havaya kalkarken gördüğümde başladım ağlamaya. Ardından ameliyat bittiğinde çocuğumuzun doktoru Ayla Hanım

ile ameliyathanelerin koridorunda karşılaştık. Hayatımda onca şey görüp soğukkanlılığıyla övünen biri olarak dudaklarım titremeye, gözlerim yaşarmaya başlamaz mı! Ayla Hanım beni ilk kez o an sakinleştirdi. “Olur böyle duygusallıklar Cüneyt Bey” deyip sağ eli ile omzumu pışpışladı. Ardından bebek yıkanmak için üst katta odaya çıktığında yanıma daha önceden istediğimiz kordon kanını saklayacak şirketin görevlisi çöreklendi. O elindeki birtakım evrakı imzalamamı isterken ben bebeğin ilk yıkanma anını kaçırmamaya çalışıyordum. Hayatımda ilk kez sağ gözümle belge okuyup sol gözümle bebeği seyretmeyi başardım. Doktor Ayla Hanım dışarı çıktığında ben yine ağlamaklı gözlerle kendisine teşekkür ederken o da bana “Olur böyle duygusallıklar Cüneyt Bey” demeye devam ediyordu.

Bir saat sonra eşim sedyede doğum odasına alındı. Birazdan oğlumuz geldi. Anne ile yavrunun o ilk buluşma anında ben başladım yine ağlamaya. Odada doktor Ayla Hanım var. Yanıma yaklaştı. “Eee yeter ama bu kadar duygusallık Cüneyt Bey” demekten kendini alamadı. Beraber Mavi’nin göbek bağını inceledik ve düşene kadar nasıl bakımını yapacağımızı öğrendik. Bir hafta sonra göbek bağı düştü ve kendisi için uygun görülen bir kutuya yerleştirildi.

 

Bir zeytin ağacı ol oğlum

Biliyorum işin ucunda batıl inanç ve hayaller olunca herkesin hayali limitsiz olabiliyor. Biz ilk günden bu yana ne kadar batıl inançlardan kaçarsak kaçalım bizimkinin göbek bağı nereye gitsek yanımızda geliyor. Bir tek bizim oğlanın gelse iyi bir de bizim dünyayı turladığımızı bilen eşin dostun çocuğunun göbek bağı var. Geçen gün kitaplığı karıştırıyorum güzel bir kutu buldum. “Allah Allah bu ne yahu, bizim kütüphanede ilk kez böyle bir kutu görüyoruz” dememe kalmadı eşimin arkadan hınzır sesi geldi. “Elinde tuttuğunun …’lerin göbek bağı olduğunun farkındasın değil mi?” demesiyle irkildim.

“Yahu daha biz kendi oğlumuzun göbek bağını halledememişken bu ne” diyemedim. Sonunda nihayet dün ben, eşim ve bizimkinin katıldığı küçük bir törenle göbek bağını gömmek için uygun bir yer bulduk.

Üzerinde zeytinler açmış olan saksıda bir zeytin fidanı aldım. Bahçede güzel bir çukur kazdık ve o fidanı gömmek için ailecek hep beraber çukurun başına doğru şarkılar söyleyerek yürüdük. Mavi’nin elini uzatıp zeytin fidanının dalına dokundurttuk. Annesi başındaki şapkayı düzeltip yüzünü bana döndürdü. Ben de itina ile oğlumuzun göbeğinden düşen göbek bağını o zeytin fidanının dibine yerleştirdim.

“Bir zeytin ağacı gibi ol oğlum” dedim.“
Bir zeytin ağacı kadar uzun bir ömrün olsun.
Bir zeytin ağacı kadar kimseye müdanan olmasın. Bu sert rüzgârlar, hoyrat yağmurlar, kızgın güneş sana ne verirse versin kızma.
Sen kainata uzattığın dallarında insanlara daha fazlasını sunmaktan çekinme.
Dallarından sarkacak zeytin hiç tanımadığın hayatın tadını almış insanların sofrasında lezzetli bir zeytinyağı olduğu kadar, alınterini emeği ile silenlerin sofrasında acı bir çayı yumuşatan kahvaltıya da eşlik edebilsin.
Senin gibi hür ve özgür bir zeytini kendine yakın görürsen sarıp sarmalamaktan çekinme. Duruşun, tenin, rengin senden fazla olsun, başkalarına ilham olsun.
Kışın hoyrat rüzgârlar dallarını kırdıkça, yazın gövden güçlensin.
Köklerin boyundan büyük, kabuğun ince kalbinin tam tersi kalın olsun.
Bir zeytin ağacının dallarında bir o yana bir bu yana sallanan o güzel yapraklar kadar güzel bir ömrün olsun oğlum.
Bir zeytin ağacı kadar güzel bir kaderin olsun…”
Sonra elimle toprağı kapattım.
Oğlum, ben ve eşim o zeytin ağacının etrafında bir süre durduk.
Sessizce ve saygıyla.
İçimizden ettiğimiz dualarımızın gücüne inanarak.