İtalikle gösterilen altı tez ya da kısa denemeyi, Özgecan Arslan’ın öldürülmesi üzerine Türkiye kamuoyunda beliren şiddetli “infial” haline tepki olarak, 17-18 Şubat 2015 tarihlerinde yazıp Facebook’ta altı ayrı not halinde paylaştım. Bunlar iki gün içinde toplam 3016 kez “beğenildi” ve 1766 kez paylaşıldı (muhtemelen önemli bir kısmı mükerrer). Altı paylaşıma toplam 311 yorum yapıldı; bunların bir kısmı benim cevaplarım olduğu için isterseniz aşağı yukarı 250 diyelim. Bu yorumların bazıları düpedüz küfür ve hakaret, bazıları ise sadece gülücük ve “eline sağlık” notları. Onları da çıkarırsak yüz kadar kayda değer yorum var.

Birkaç gün içinde aynı altı deneme toplu halde (benim dışımda, ama bir itirazım olmadan) üç ayrı sitede yayımlandı: uzuncorap.com; cinsomedya.org; t24. Bu üç yayında da (artık sayamadığım) çeşitli olumlu ya da olumsuz yorumlar aldı. Paylaşımları saymıyorum.

İnternet çağında “yazı”nın edinmesi gereken yeni karakter hakkında bir çalışma sanki. Eski usulde, yazar, sonra da boşluğa bırakırdınız. Tepkiler ve eleştiriler neden sonra gelir ya da hiç gelmezdi. Tepkiye tepki göstermek ise ancak çok vahim bir maddi hata yapmışsanız, ya da ille de polemiğe girmek istiyorsanız söz konusu olabilirdi. Artık böyle olmuyor işler. Anında tevkif ediliyorsunuz. Ben de çağa uyup, derdimi daha açık bir dille söylemek, kimi durumlarda da günün heyecanıyla “abartılı söylenmiş” ifadelerden az da olsa geri adım atmak için, altı tez için ayrı ayrı (ve eleştirileri de içermeye çalışan) “genişletmeler” yazdım. Ortaya bir tür “interaktif deneme” çıktı.

1. “Tecavüzcü Hastadır.”

Değildir. Hepimiz gibi, her erkek gibi normaldir. Tam da bu nedenle her erkek potansiyel bir tecavüzcüdür. Buna ben de dâhilim. Bahanelerimiz farklı olabilir: “Abazandım”; “Kendi kaşındı”; “Naz yapıyor sandım”; “Sarhoştum”; “Başta o da istiyordu”, “Zaten Ermeni/Kürt/Boşnak/Japon/Gâvur/Alevi/Ezidi/Gayrimüslim” (kendi deneyimlerinizden ekler yapabilirsiniz). Nedenlerimiz de farklı olabilir. Arkadaş/mahalle baskısı, kendini kanıtlama ihtiyacı, erkekliğinden emin olamama, “Ya şu anda vazgeçersem de sonradan arkamdan dalga geçilirse” kuşkusu, yanına kalacağına dair salakça bir özgüven, kadının zaten tecavüz edilmeyi istediğine inanma, öfke, intikam, etnik temizlik, “Kâfirin kadını bana helaldir” imanı. Nedenlerden bahanelere giden yol ise kişiye göre değişebilir. Ancak, bu yolların hiçbiri “patolojik” değildir. Tecavüzcü normaldir. Tecavüzün yanına kar kalmasını sağlayan, ya da tecavüz yoluyla kanıtladığını sandığı “erkekliğin” dünyanın en kıymetli şeyi olduğunu söyleyen toplumsal yapı hastadır, ama bu hastalığın (kimyasal ya da fiziksel) bir ilacı yoktur. Tek ilaç, kendisinin de potansiyel bir tecavüzcü olduğunu bile bile bunu yapmayan, başkasının yapmasına gücü yettiğince engel olmaya çalışan erkekler, tecavüze uğrasa bile yenilmediğini, boyun eğmediğini gösterebilen kadınlardır.

Freud’a göre, içinde yaşadığımız uygarlığın ta kendisi nevrotiktir, çünkü dürtülerin, arzuların bastırılması üzerine kuruludur. Bastırılan kılık değiştirerek geri döndüğünde (ki er ya da geç döner) “hastalıklı” denilen davranışlar ya da kişilik özellikleri ortaya çıkar. Bastırılan “iyi” bastırılır, denetim altında tutulursa bu duruma “normal” deriz. Oysa bir noktaya kadar bastırılmış olanın hiç beklenmedik bir yer ve zamanda geri dönmeyeceğinin garantisi yoktur. Yani “normal” görünenin her zaman “potansiyel” bir “hasta” olduğunu unutmamalıyız. Kuşkusuz “potansiyel” ille de bir gün gerçekleşecek anlamına gelmiyor bu. Vicdan, ahlak, toplumsal karşılıklı denetim, hatta cezalandırılma/yalnızlaşma korkusu bile o potansiyeli (bazen kişi ölene dek) baskı altında tutabilir. İyi de olur. Ancak, kendi varoluşunu gerekçelendirmeye, kendisini “ezeli ve ebedi” ilan etmeye hevesli olan “uygarlık” (ki “Küreselleşme” çağında bu artık Beyaz/Avrupalı/Erkek/Heteroseksist uygarlığın yaygınlaştıkça bozularak evrenselleşmiş halinden başka bir şey değildir), “hasta”yı bir yana ayırıp kendi günahlarının tümünü onun sırtına yükler. Hastaneye tıkar, ilaçla uyuşturur, ilaçla “mutlu eder”, lobotomiyle insanlıktan çıkarır, elektroşokla terbiye eder. Böylece de “normal”i tehditlerden korumuş olur. Ama maalesef “normal”e yönelen tehdit, gene “normal”in içindedir.

Kuşkusuz “her erkek potansiyel bir tecavüzcüdür,” derken, tecavüzün erkeğin “fıtratında”, doğasında, yaradılışında, genlerinde (o meşhur “Y” kromozomunda) ya da hormonlarında olduğunu söylüyor değilim. Tabii ki eril genetik ve endokrin yapı, şiddete daha fazla bir eğilim gösterir, ancak “uygarlık” zaten bu eğilimin de baskı altına alınmasını içerir daha en başından beri. Burada konu ettiğimiz şey, “uygarlığın” engellediği şiddet değil, yol açtığı şiddet. Tecavüzcülük insan (ya da erkek) doğasında değil, erkek egemen/ataerkil toplumun yapısında vardır. O yüzden de değişebilir, dönüştürülebilir.

2. “Tecavüz kadınlara karşı işlenen bir suçtur.”

Değildir. Tecavüz mağdurları çoğunlukla kadındır, ama kız ya da erkek çocuk, erkek ya da kadın eşcinsel, transseksüel ya da transvestit de olabilir. Tecavüz suçunun birleştirici yanı mağdurlarının aynı cinsiyetten (kadın) olması değil, faillerinin aynı cinsiyetten (erkek) olmasıdır. O yüzden tıpkı tecavüzde olduğu gibi şiddet ve cinayette de, “kadına karşı şiddet” ya da “kadın cinayeti” demektense, “erkek şiddeti”, “erkek cinayeti” demek daha doğrudur. O yüzden de tecavüz (ve şiddet ve cinayet) bir “kadın sorunu” değildir. Herkesin sorunudur. Hepimiz tecavüze ve şiddete uğrayabilir, hepimiz gözü dönmüş erkek cinayetine kurban gidebiliriz. Bazılarımız (yani erkek olanlarımız) tahterevallinin iki ucunda da oturuyoruz. O yüzden güvenilmeziz; her an konum değiştirebiliriz. O yüzden mağdur konumundan kurtulmanın karşı tarafa atlayıp gaddar konumuna geçmek olmadığının, herkesin mağduriyetine karşı mücadele etmek olduğunun bize tekrar tekrar anlatılması gerek. Ta ki ezberleyene kadar.

Sonuçları 2001’de yayımlanan “Abel & Harlow Çocuk İstismarı Çalışması”na göre, 2001 itibarı ile ABD’de yaklaşık 40 milyon istismar kurbanı (çocukluğunda istismara uğramış kişi) var. Bunların 27.160.752’si kadın, 12.222.388’i ise erkek. Bunun yanı sıra halen istismara uğramakta olan 3,5 milyona yakın çocuk var. Bunların ise 2.231.372’si kız ve 1.004.117’si erkek. Ancak yaklaşık 16.000 kişiyle yüz yüze görüşme yoluyla yürütülen çalışmada, istismarcı olduğunu kabul eden 4007 kişinin yalnızca yüzde biri kadın. Bu 4007 kişi içinde erkek çocukları istismar ettiğini kabul eden yaklaşık bin erkeğin yalnızca yüzde sekizi kendisini “eşcinsel” olarak tanımlıyor. Geri kalanı cinsel eğilim açısından kendisini “normal” kabul ediyor. Demek ki tacizci ve tecavüzcülerin çok büyük çoğunluğu “normal” erkekler. Oysa tacize ve tecavüze uğrayanlar mutlaka kadın (ya da kız çocuğu) olmak zorunda değil. “Fıtrat gereği” tecavüzcü olmadıklarına inanan erkekler bir bakıma haklı; onlar tecavüzcü olmadan önce tecavüzün nesnesi idiler. Ama ne yazık ki, Aydınlanmadan bu yana kafamıza kakıla kakıla inandırıldığımız iki-kutuplu, “ya şu/ya bu”cu düşünce tarzı, bize madunluktan, mağduriyetten, ezilmişlikten kurtulmanın tek yolunun karşı kutba, efendinin, gaddarın, ezenin tarafına geçmek olduğunu öğretiyor. O yüzden kurban olmaktan kurtulmak için mücrim olmayı seçiyor bazılarımız. Oysa mücrim olmak bizi kurban olmaktan kurtarmaz: Hapishane sisteminin özellikle çöktüğü, denetimden çıktığı ABD’de, tecavüzden ceza alıp içeri girdiğinizde, size topluca tecavüz ederek “Hoş geldin,” diyor hapishane arkadaşlarınız. Mücrim olarak kurban olmaktan kurtulamıyoruz: Mücrim sayısını bir arttırıyoruz yalnızca.

3. “Tecavüz cinsel bir suçtur.”

Değildir. Tecavüzün cinsellikle hiçbir ilişkisi yoktur. Tecavüz, kendisine erkek olduğunu anladığı andan itibaren iktidar vadedilen, ancak bu vaad hiçbir zaman yerine getirilmediği (getirilemeyeceği) için “kendi göbeğini kendi kesmeye” karar veren çaresiz erkeğin hezeyanıdır. O yüzden tecavüzün içinde “duhul” olmasa da olur. Cinsel organlar hiç devreye girmese de olur. Koca dayağı, baba dayağı, polis dayağı, öğretmen dayağı, askerde “üst” dayağı, okulda ya da mahallede zorba dayağı, bunların hepsi tecavüzün kamufle edilmiş biçimleridir. Amaç ise cinsel haz almak değildir (hazzın o kadarı mastürbasyonla da alınır). Amaç diğerini, farklı olanı, kadını, çocuğu, eri, göstericiyi, “benim gibi olmayanı” sindirmek, dize getirmek, tercihen irademizi ona kabul ettirmektir. O yüzden tecavüzcünün en içten fantazisi, tecavüz nesnesinin bir aşamada rıza göstermesi, “hayır”ının “evet”e dönüşmesidir. Ama maalesef, o fantazisi gerçekleşirse de işin “tadı kaçar”, tecavüzcü de yeni bir tecavüze yelken açar. Çünkü amacı tatmin filan değildir, iktidarsızlığının yeniden ve yeniden ortaya çıkmasıdır. Tecavüz imkânsız bir iktidar gayretidir, o yüzden her yerdedir.

Başka bir açıdan bakılırsa, tecavüz tabii ki “cinsel” bir suçtur. Bedene yönelik diğer saldırganlık biçimlerinden farklı olarak, doğruca cinsel organları hedef aldığı için. Ancak tecavüz bir cinsel ilişki biçimi değildir. Hedefinde de cinsel haz almak yoktur. Cinsellik insanlık tarihi boyunca bir yandan adım adım üreme işlevinden ayrılırken, bir yandan da hiç hak etmediği çok büyük bir kültürel/toplumsal/psikolojik önem kazandı giderek. Aslında hiç ilgisi olmasa daha iyi olacak kültürel, toplumsal ve hatta ekonomik yapılarla iç içe geçti, kaynaştı. Törelerin, yasakların, günahların, ahlak kurallarının “namus” anlayışının hemen hepsi bir yerden cinsellikle bağlantılı, onun üstüne kurulu. Hal böyle olunca da tecavüz, bedene yönelik diğer ihlal biçimlerine göre çok daha büyük bir vahamete kavuşuyor. Durup dururken dayak yiyen biri kendini suçlu hissetmez genellikle. Ama tecavüze uğrayan kendini suçlu hissediyor; eğer erkekse, yalnızca suçlu değil, hadım edilmiş gibi de hissediyor. Aynı durumun başka (ve biraz da ters) bir sonucu, zamanla cinselliğin cinsellikle ilişkisi kalmamaya başlaması. Ama iktidar, egemenlik, hiyerarşi ilişkileri, bu “artık cinsel olmayan cinsellikle” çok yakından bağlantılı. O yüzden de bir iktidar deklarasyonu olan tecavüz, çoğu kez aynı zamanda bir iktidarsızlık ikrarı.

Çoğu tecavüzcünün ereksiyon sorunu var: Tecavüzün, üstelik toplu tecavüzün en yaygın görüldüğü Kongo “Demokratik” Cumhuriyetinde, toplu tecavüzlerin çoğunda silah namlusu, cop, ağaç dalı, bıçak gibi “yardımcılar” kullanılıyor; muhtemelen tecavüzün asıl faili olması gereken fallusun, vadettiği performansı gösterememesinden ötürü. Erkek ya da kadın tecavüz kurbanının cinsel organına odaklanan eylem, büyük çoğunlukla erkek olan tecavüzcünün cinsel organından ayrılıyor gitgide. Kurbanda bıraktığı ilk iz, derin bir ihlal edilmişlik, aşağılanmışlık duygusu, daha sonra da ileride karşılaşılabilecek (gene erkek dünyasının töre, ahlak ve namus anlayışından kaynaklanan) olumsuz ikincil sonuçlar. Failde yarattığı ilk duygu ise anlık bir zafer ve iktidar hissi, ama hemen arkasından, bunun altında yatan derin ve devasız iktidarsızlığın (bir kere daha) farkına varılması; tedavisi mümkün olmayan bir boşluk ve beyhudelik.

4. “Tecavüz sokakta olan bir şeydir.”

Değildir. Tecavüz çoğunlukla evde olur. Evdeki tecavüzlerin çoğu kendi evinizde olur. Kendi evinizdeki tecavüzlerin çoğu da aile evinde olur. Tam da bu yüzden aile evindeki tecavüzlerin çoğu bildirilmez, saklanır. Sokaktaki tecavüzü ise gizlemek daha zordur. Basında bunlar vurgulanır, polis raporlarına bunlar geçer, bunlar tartışılır. O yüzden de tecavüzün sokak serserileri, sarhoş minibüs ya da taksi şoförleri, evsiz-barksızlar, uyuşturucu bağımlıları tarafından yapılan bir şey olduğu efsanesi yaygınlaşır. Tecavüz “ötekinin” üstüne atılır, vicdanlar rahatlar, her şey eskisi gibi devam eder. Böylece evdeki tecavüzcünün (kocanın, akrabanın, üvey ya da öz babanın) işi biraz daha kolaylaşmış olur. Oysa yapılan bütün araştırmalar tecavüzün ve cinsel tacizin tam da burada, baba evinde başladığını söylüyor. Üstelik bu öyle dehşetengiz bir tecavüzdür ki, kardeşleri, anneyi de suç ortağı yapar. İkide bir “Ya sizin kızınız tecavüze uğrasaydı!” lafını ederler, aile evindeki bu sorunu görmezden gelmektedirler. Freud bize “tekinsiz” olanın (Unheimlich—”ev dışı”) tam da evin içinde, evin göbeğinde olduğunu söyler.

Tecavüz dışarıda değil içeridedir. Sokakta değil evde, başkasında değil kendimizde. Bunu kabul etmeden bıraktım sorunu çözmeyi, ne olduğunu bile anlayamayız.

2008’de Josef Fritzl’ın kızına otuz bir yıl boyunca düzenli olarak tecavüz ettiğini, bu otuz bir yılın yirmi dördünde ise kızını evinin bodrumunda hapis tuttuğunu öğrendik. Kızı Elizabeth’in bu yıllar boyunca yedi çocuğu olmuş, bunlarda biri evin bahçesine gömülmüş, üçü Elizabeth ile bodrumda hapis kalmış, diğer üçü ise yukarıda, Fritzl’ın karısı (ve Elizabeth’in annesi) Rosemarie ile birlikte yaşamışlardı. Fritzl’ın karısı Rosemarie ve ondan olma iki oğlu, bu otuz yılı aşan aralıksız tecavüzün suç ortaklarıydı. Ve işin en dikkate değer yanı, bu felaketin, mükemmel bir aile evinin çatısı altında, o ailenin tüm fertlerinin işbirliğiyle gerçekleşmiş olmasıydı.

Destan kahramanı Türk Polisinin yüz yıla yakındır kullandığı mantığı kullanalım isterseniz: “Efendim, bu münferit bir olaydır!” Evet, gerçekten de öyledir. Münferit bir olaydır; aile evlerinin çoğunluğu tabii ki Fritzl’ın evine benzemez. Peki, öyleyse neden bu olayda hepimize tanıdık gelen bir şeyler var? Gözaltına alınan birinin karakolda işkenceyle öldürülmesi (bazı özel zamanlar dışında) gerçekten de “münferit” bir olaydır. Ama bu “münferitliği” içinde, bize evrensel bir hakikati, toplumdan ayrılıp eline şiddet araçları verilmiş ve büyük ölçüde “cezai ehliyeti” kaldırılmış bir kurumun elindeki şiddet araçlarını mutlaka kullanacağını gösterir. Aynı şey Fritzl vakası için de geçerlidir. Büyük bir çoğunlukla ekonomik ve kültürel açıdan bir erkeğe bağlanan kadınları ve ebeveynlerine her açıdan mutlak olarak bağlı çocukları “aile” kurumunun içine hapseder, bu kurumun anahtarını da erkeklerin ellerine teslim ederseniz, Fritzl gibiler küçük bir azınlık da olsalar, “aile”nin evrensel hakikatini temsil ederler. Uygarlık gelişip ev ve dünya/toplum, oikos ve polis (Eski Yunanca), ghar ve bahir (Hintçe), birbirlerinden giderek ayrıldıkça, dış dünyanın tehdit ve tehlikeleri de, bireyi bu tehdit ve tehlikelerden koruma iddiasındaki evin içine sızar. İkili karşıtlıklar halinde sunulan her ikiliğin uçları, zamanla birbirine dönüşür. Tecavüz esas olarak evdedir. Sokaktaki tecavüzle başa çıkmak genellikle daha kolaydır. Evdeki taciz ve tecavüzle başa çıkmanın yolu ise çok daha dolambaçlı: Her şeyden önce bunların varlığını kabullenmekle işe başlayabiliriz.

5. “Tecavüzden sonra en yüksek sesle bağıran, tecavüze en şiddetle karşı olandır.”

Değildir. Tecavüzden en derinden etkilenenler genellikle yaşadıkları ya da (kişisel olarak ya da kamusal alan üzerinden) tanık oldukları bir tecavüz olayından sonra sessiz bir yas sürecinden geçerler. Ancak bundan sonra şikâyetlerini, itirazlarını, protestolarını ya da isyanlarını dile getirirler. Bir tecavüz olayının hemen ardından, sadece faili hedef alarak, faili toplumdan (ve tabii ki kendilerinden) ayırıp şeytanlaştırarak “Şerefsizler, ahlaksızlar, alçaklar, katiller, ruh hastaları!” diye haykırmaya başlayanlar, faile (çoğu kez tecavüz kadar kötü olan cinsiyetçi aşağılamalarla) hakaret yağdıranlar, aslında tecavüz fiiline en yakın olanlardır. Zaten o ölçüsüz öfkenin esas nedeni de farkında olmadan (ya da olmamaya çalışarak) o tecavüzcüyü içlerinde, yanı başlarında hissediyor olmaları, kendilerini bu yakınlıktan korumaya çalışmalarıdır. O yüzden bir tecavüzün ardından ilk yapılması gereken şey (olaya yakınlığımızla orantılı) bir yas sürecinden geçmemize zaman tanımaktır. Hakkıyla yaşanmış yası izleyen isyan, hedefine ulaşır. Sesi en çok çıkan, en çok gürültü eden, tecavüzcüye yönelik en çok öfke çığlığı atan ise tecavüze en uzak duran kişi değildir. Tam tersine, tekinsiz bir biçimde yakın olandır.

Kamusal alanda infial yaratan her tecavüz vakası, tam da yukarıda saymaya çalıştığım efsaneleri onayladığı için infial yaratır: Hele bir tecavüzün hasta, yabancı erkeklerin doyurulamaz cinsel iştahlarını sokakta (evin dışında) buldukları kadınlara yönelttiklerini kabul edelim, o zaman onları kendimizden ayırıp ayrı bir mevkie yerleştirir, rahat rahat “öfkeleniriz”. Ne kadar öfkelenir, ne kadar yüksek sesle bağırırsak, kendimizi sosyopat tecavüzcüden o kadar kalın bir çizgiyle ayırmış oluruz. Kuşkusuz bu söylediğim büyük ölçüde erkekler için geçerli. Bu yüzden hapishaneye düşen tecavüzcülerin en sık başına gelen şeylerden biri, tecavüze uğramaktır. Bu da kastettiğim şeyi apaçık bir şekilde ortaya koyuyor zaten: Tecavüzcüye o kadar kızıyor, tecavüz fikrinden ve fiilinden o kadar tiksiniyoruz ki, tecavüzcüyü tecavüzle cezalandırıyoruz. Katili idamla cezalandırmak istediğimiz gibi. Oysa katili idam etmek ne onu “cezalandırıyor” (cezadan sonra cezalandırılmış olduğunu anlayamayacak kişi cezalandırılmış olmaz), ne de “rehabilite ediyor” (ortada rehabilite edilecek biri kalmıyor çünkü). Belki tehlikeli bir caninin aynı suçu yeniden işlemesini engelliyor, ama aynı sonucu ömür boyu hapse atarak da elde edebilirdik. Kendimizi kandırmayalım, idam sadece kendi canice arzularımızı devlet koruması ve denetimiyle, devletin onayıyla tatmin etmemiz demek. Üstelik sıradan bir caniden daha korkakça, ödlekçe bir yolla. O cani hiç olmazsa cinayetinin olumsuz sonuçlarını göze almıştı. İdamseverler ise o cesaretten bile yoksunlar. Aynı şey, “Tecavüzcüler kısırlaştırılsın,” ya da “Tecavüzcülere tecavüz edilsin,” diyenler için de geçerli: Kızdıkları tecavüzcülerden tek farkları, daha korkak olmaları, devlet babalarının arkasına saklanmaları. Zaten günümüzde tecavüzcülerin kendileri de devlet babalarının ve onun temsil ettiği baba-egemen düzenin arkasına saklanıyor; demek ki neredeyse hiç fark yok. Tecavüzden gerçekten canı yananlar ise (ki bunlar çoğunlukla kadınlar) tecavüzcüyü değil tecavüzü ortadan kaldırmanın yolunu ararlar. Bunun için ise soğukkanlılığa, çözümleyici düşünceye ihtiyaç vardır. O yüzden tepki göstermeden önce kısa da olsa bir yas süresi beklemenin sayısız yararı var.

6. “Tecavüz Türkiye’ye, Şark’a, Azgelişmişliğe özgü bir sorundur.”

Değildir. Tecavüz erkek egemenliği, ataerkillik nerede varsa oraya özgü bir sorundur. Dolayısıyla bildiğimiz dünyaya özgü bir sorundur. “Gelişmiş ülkelerde böyle şeyler olmuyor,” hayali, asırlık Kemalist yanılsamanın, “Ah bir modernleşsek, muasır medeniyet seviyesine gelsek, tüm sorunlar kendiliğinden çözülecek,” kör inancının bir ürünüdür. “Gelişmiş” (siz onu “Kapitalistleşmiş” diye okuyun) ülkelerde de aynı şeyler oluyor. Öz kızını bodruma kapatıp karısının ve oğullarının da işbirliğiyle onyıllar boyu tecavüz eden Frizl, Avusturyalıydı. ABD’de sırf taciz, tecavüz ve çocuk istismarı işlerine bakan özel bir polis birimi var (SVU); onların maceralarından yapılan TV dizisi (Law & Order SVU) on altı sezondur (350’den fazla bölüm) gösteriliyor. Vakaların çoğu gerçek olaylardan esinlenme. İsveç, Avustralya ve ABD’de tecavüz oranları Türkiye’den çok yüksek. Hadi diyelim, Türkiye’de şikâyetçi olmak daha zor. Demek ki üç aşağı beş yukarı aynı. Tecavüzün “ilkellikle”, “barbarlıkla”, “az gelişmişlikle” bir ilgisi yok. Erkek egemenliği ve Ataerkillik (baba egemenliği) en gelişmiş kapitalist ülkede de, en geleneksel Şark toplumunda da hüküm sürüyor. Kadınların “gelişmiş” ülkelerde kazandığı haklar gözümüzü boyamamalı. Kuşkusuz bu hakları savunmak, dört elle sarılmak şart, ama sorunları “çözdükleri” hayaline de kapılmayalım. Nitekim son on küsur yılda Türkiye’de kadınlara bir sürü hak tanındı, cinsel şiddete ve tecavüze karşı yasalar çıkarıldı. Sorun çözüldü mü? Cumhuriyetin ilk yıllarında “verilen” haklar hangi sorunu çözmüştü? Ataerkillik neredeyse tecavüz de oradadır. Tecavüzden “gelişerek” değil, erkek egemenliğine son vererek kurtulabiliriz.

Dünyayı bir bütün olarak kavramaya çalışan iki ayrı “büyük” hipotez var (aslında birçok hipotez var da, şu anki amaçlarım açısından, şimdilik, iki ana hipotezi değerlendiriyorum): Bunlardan birincisi, kapitalizmi bir tür kader olarak gören, bu yüzden de Avrupa’yı (ve ona bağlı olarak Kuzey Amerika’yı) bir tür “hedef”, ulaşılması gereken menzil-i maksut olarak ele alıp, dünyanın geriye kalanının sorununu bir “gelişme” meselesine indirgeyen hipotez. Diğeri ise farklı karakterlere sahip faklı uygarlıklar arasında Avrupa kapitalizminin inanılmaz hızlı ve yayılmacı gelişiminin diğer uygarlıkların gelişimini yarıda kesip kendisine benzetmeye çalıştığını, bu yüzden de ortaya melez ve kaotik bir dünya kapitalizminin (ya da “global kapitalizmin”) çıktığını öne süren hipotez. Ben kabaca ikincisinden yanayım. Ancak kapitalizm öncesi (ya da kapitalizm-dışı) uygarlıkların hepsinin belirli ve son kertede merkezi önemde ortak özellikleri var. Bunlardan birincisi, sınıfların (ve buna bağlı olarak sınıf sömürüsünün) varlığı, diğeri ise (ki en az birincisi kadar, hatta ondan daha önemli), kadının zorunlu tekeşliliğine dayanan bir erkek (ya da baba) egemen düzenin varlığı. Kapitalizm bu ikisini de ortadan kaldıran mucizevi bir kurtarıcı filan değil. Yaptığı tek şey, bir yandan sınıfların varlığını ailevi, yerel, inanca ya da etnisiteye bağlı parametrelerden kurtarıp sadece sermayeye bağlı tek bir parametreye indirgemeye çalışması, diğer yandan da kadınları ekonomik yapı içinde üretken bireyler olarak içerme çabası içinde, baba egemenliğinin en görünür ifadelerini hukuki bir çerçeveye oturtmaya çalışması. Ama şu noktayı asla unutmayalım: Kapitalizm esas olarak erkek, baba egemenliğine karşı değil; kadınları “kurtarmak” gibi bir işlevi de yok. Dolayısıyla “gelişmiş kapitalizm” kadınların (ve çocuk ve yaşlıların) bazı sorunlarını hukuki çerçeve içine çekerek tahammülü ve mücadeleyi kolaylaştırabilir, ancak çözemez. O yüzden tecavüz gibi çok temel bir sorundan bahsederken bunun “azgelişmişliğe” ya da “kapitalizm-öncesi toplumlara” ait bir mesele olduğu yanılsamasını bir yana bırakmalıyız. Avrupa ve Kuzey Amerika’daki hukuk düzeni tecavüzü kısmen de olsa cezalandırarak potansiyel tecavüzcüleri ürkütmeyi, tecavüz mağdurlarına sınırlı da olsa bir adalet hissi sağlayarak rahatlatmayı başarabilir. O yüzden de bu hukuk ilkelerini savunabiliriz. Anca bu yolla ne tecavüz esastan engellenebilir, ne de ona sıkı sıkıya bağlı olan erkek ve baba egemen düzende kayda değer bir gedik açılabilir. Tekrarlayayım: Tecavüzden “gelişerek” değil, erkek egemenliğine son vererek kurtulabiliriz.