Yazar: Tuğçe Tuğ

Ben bizi affediyorum baba…

Bugün bu kalemi tutmak, bu yazıyı yazmak ne denli güç kestiremiyorum. Yaşamaya çalıştığım birkaç seneden hesabını sormak istediğim öyle çok şey birikti ki! En başta da yanında olamadığım her gün… * Ben, babamı öldüğü zamanlarda tanıdım. Ona dair daha önce hiç önemsemediğim anılarım ve kalıcı bir vicdan azabım oldu. Bana koca bir vicdan azabı bırakarak öcünü aldı benden. Bence, bilerek ve isteyerek yaptı bunu ya da belki de istemeyerek. Bununla uğraşmak ister miydi, kestiremiyorum. Tek iyi bildiğim, tam 1269 gündür; sesini duyurmayarak, bizimle beraber abuk sabuk şeylere kahkahalar atamayarak, homurdanmayarak veya şikâyet etmeyerek öcünü aldı, almaya da devam ediyor....

Devamı…

Allah'ın unuttuğu, devletin öldürdüğü, hukukun aklayacağı: SOMA!

Kaç işçi öldü, kaç işçi daha ölecek? Sessiz kalmaya, önlem almamaya, failleri unutmaya, unutunca daha normal yaşamaya, ne kadar daha devam edebiliriz ki! 1 ay, 1 yıl, 1 ömür… Bir gün, fanusa koyduğumuz koca benliğimiz, gün gelir bir de bakarız ki, faili hiç de meçhul olmayan bir cinayetin suç ortağı oluvermiş. Söylemediğimiz sözler, görmeyi reddettiğimiz yüzler ve o çığlıklar, en ağır yükümüz oluvermiş de taşıyamamışız. Soma, bir kalp acısı! Üretim hırsı ile birleşen ihmaller silsilesi sonucu gerçekleşmiş bir cinayet, hatta aslında; alenen bir katliam! Ölüye takılan ucu açık solunum maskeleri, henüz sayısını kesin olarak bilemediğimiz ölü ya da diri...

Devamı…

Sizin annenize hediye sattık mı?

Ve gökten ilk “Anneler Günü” konulu mail tanesi düşeli tam bir ay oldu. Şanslı markalar, bir hafta öncesinden başladı kutlamalara, şanssızları ise hala son revizyonlarını veriyor. Yaklaşık 100’e yakın mailden sonra ajans çalışanı ile marka, sidik yarışını keser; kendi aralarında süre gelen reklam kampanyasını bitirir. Hemen sonrasında ajans çalışanı, zafer edası ile ajansın geneline ne zor şartlar altında yayına aldıkları işi tanıtan mailini atar ve rahatlar. Ajansın geri kalanı ise hep bir ağızdan kutlama mailini yazar ve herkese atar, yazar ve herkese atar, yazar ve herkese atar derken bu iş gece yarısı uykuyu bölen son maile kadar devam eder....

Devamı…

Can kardeşim, Berkin Elvan…

Can kardeşim, ne farkeder seni hiç tanıyamadıysam, ne farkeder seninle hiç aynı sofraya oturamadıysak, ne farkeder varsın olsun mezheplerimiz farklı olsun, ne farkeder ben inanmayayım sen inan, sen inanma ben inanayım, varsın olsun göz renklerimiz farklı olsun! Bak, biz aynı gökyüzünün altındayız! Bak, kalplerimiz aynı dili konuşmayı nasıl da biliyor. Gideni, katledileni özlüyoruz, birden ‘bir’ oluyoruz. Kardeşim Berkin, dün o melek ruhun gördü mü olanları? ‘Bir’ler ‘bin’ oldu! Akın akın insan, senin için ne dinini ne mezhebini sorgulamadan aynı gökyüzü altında, aynı duaları okudu. Aynı isyanlar döküldü dudaklarımızdan, kardeşim. Can kardeşim, fısılda Sami Babamız’ın kulağına toprak ısınıyor, seni kucakladığından...

Devamı…

Gülşah Elikbank: Hayatı zıtlıklar yönetiyor

1980’de İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde okudu. Sonra Marmara Üniversitesi’nde Çalışma Psikolojisi alanında yüksek lisans yaptı. 7 yıl İstanbul’un altını üstüne getirdi, bir inşaat ve turizm firmasında yöneticilik yaptı… Sonra, eşiyle birlikte kızı Rüya dünyaya geldiği gün bir karar verecekti: Hayatı böyle yaşamayacaktı. Gidip İzmir’de edebiyat konseptli Mini Fuar Hotel’i işletmeye başladı. Edebiyat etkinlikleri düzenledi. Sabah Gazetesi’nin Ege ekinde yazıyor. Arada bir BirGün için söyleşiller yapıyor. Bütün bunların arasında Ocak 2010’da ilk romanını yayınladı. Günebakan Üçlemesi’nin ilk kitabı Siyah Nefes, yerli fantastik kurgu alanında bir boşluğun dolmasına büyük katkıda bulundu. Ardından serinin ikinci kitabı Mavi Dağ geldi. Sonra...

Devamı…

Ağızlarına biber sürelim

100 yıl önce bilinen hemen tüm hastalıklar artık kolayca tanılanıyor ve tedavileri dü büyük ölçüde mümkün (Belki de bu yüzden insanoğlunun yeni hastalıklara ihtiyacı vardır). Ama bugün de, bugünden yıllar sonra da insanların tanımını yapamayacağı tek hastalık ‘sevgisizlik’ olacak. Üstelik bu, sonrasında, üstüne düşülse dahi tedavi edilmesi zor belki de imkânsız bir hastalık olarak kalacak. Birine söylemekten çekindiğimiz, kalbimizin kaldıramayacağı kadar ağır bir hastalık… José Mauro de Vasconcelos’un Şeker Portakalı adlı eseri, küçük Zeze’nin büyürken yaşadığı serüvenleri, bu serüvenlerin içerisine serpiştirilmiş aile bireylerini, aynı mahalle etrafına gelişen dostlukları ve tabii Zeze’yle birlikte büyüyen bir şeker portakalı fidanını konu ediyor....

Devamı…

Hacer Kılcıoğlu: Çocuk, hep çocuk

Aslen Alaşehirli. Bir süre İngilizce Öğretmenliği yaptı. İzmir’in Köprü semtinde, Masalcı adlı bir kitap evi kurdu. Çocukluk ve gençlik anılarını Ben Eskiden Çocuktum (2003) ve Jale’yle Konuşmak (2006) adlı iki kitapta topladı. Perşembeleri Çok Severim, Kılcıoğlu’nun ilk çocuk kitabıydı, 2009’da yayınlandı. Ardından gençler için de Sezen Aksu, Haluk Bilginer ve Meltem Cumbul’un çocukluk anılarını öyküleştirdiği kitabı kaleme aldı. Kitap, Çocuk ve Gençlik Yayınları Derneği tarafından Yılın En İyi Çocuk Kitabı Tasarımı Ödülü’ne layık görüldü. Bugün Adım Kaktüs Benim, 2011’de, Aydede Heryerde, 2012’de Günışığı kitaplığı tarafından yayınlandı. Çocuk kitabı yazmaya kendi çocukluğunu yazarak başlayan Hacer Hanım’a, kitaplarını ve çocukları sorduk… ...

Devamı…

Pembe mavi tuzaklar

Cinsiyet (eşey ya da cinslik) erkek ve kadının arasındaki cinsellik temelli, biyolojik farklılığı ve feminist teoride kadın ve erkek davranışı arasındaki sosyal olarak inşa edilmiş farklılıkları gösteren ve bu yönüyle farklı bağlamlarda farklı kullanımlara sahip bir kavram. Her şeyin en başındaki sebep bu olabilir mi? Genel bir tanımlama olarak ‘cinsiyet’ kavramı bu şekilde tanımlanıyor. Fakat ortada ana rahmine düştüğümüz andan itibaren oluşan, inanılmaz bir kafa karışıklığı var. Evli bir bireyi ele alalım. Kadın ve erkek, birbirlerine aşık bir şekilde uzun bir süre geçirirler. Geçirilen bu süre boyunca, atlatılan bütün badirelerden sonra bir gün, dış mihrakların da etkisiyle evlenmeye karar...

Devamı…

Büyüklerle Dalga Geçme Dersleri

Çocuk olmak ne kadar zor olabilir ki? Bazen çok zor olabilir… Büyüklerin, büyümüşlerin bir türlü söylemekten sıkılmadığı, senin de duymak istemediğin o kadar çok ezbere söz var ki… Şimdi hazır ol! Eğlenceli bir yol arkadaşı ile tanışmak üzeresin: Büyüklerle Dalga Geçme Dersleri… Büyüklerle Dalga Geçme Dersleri, Melek Özlem Sezer’in yazdığı, Nuray Çiftçi’nin de resimlediği Can Yayınları’ndan çıkmış, meraklı bir kitap! Nasıl mı meraklı? Vallahi meraklı. Çok önemli konuları ısrarla, bir güzel irdeliyor. Büyüklerle Dalga Geçme Dersleri, çocukluğumuzdan bu yana, bazen hâlâ, canımızı sıkan saçma sapan sorular silsilesini irdeliyor ve çocuklara bu sorulara karşı yol gösterici bir kılavuz oluyor. “Biz...

Devamı…

Bir ünlünün çocuğu olmak

Annem ve babam, ünlü insanlar değillerdi. Bırakın ünlü olmayı, babamı Kumburgaz eşrafı arasında da pek tanınmazdı. Çünkü o, tanınmayı, öyle her önüne gelene selam verip, boynunu ağrıtmayı seven bir adam değildi. Annem aksine, mahalledeki bütün kadınlar tarafından tanınır, sevilirdi. Ününün sınırları mahallemiz kadardı ama bu kadarlık ünün bile çocukluk anılarımda ağır bir yeri var… Şimdi, özellikle de medyada, iletişim sektöründe çalışmaya başladığımdan bu yana ünlülerin çocuklarının yerine koymaya çalışıyorum kendimi o kadarcık tecrübemle. Çünkü bir yanda onları, bir yanda onları izleyenleri yakından görme şansım var şimdi. Ünlülerle birlikte çocuklarının da “medyatik”leşmesi normal gibi geliyor insanlara… O çocuklarla ortak bir...

Devamı…

Uzunçorap'a e-posta ile abone ol

Bu bloga abone olmak ve e-posta ile bildirimler almak için e-posta adresinizi girin.