Yazar: Sevil Sarp

Kendine Ait Bir Oda

Kadın, tabakları bulaşık makinesine yerleştirirken birden durdu. Uzun zamandır -yani yüzyıllardır- kafasını toparlayamadığını, hayal kuramadığını fark etti. Kızının “Anne bak, olmuş mu?” soruları eşliğinde, işyeri sorunlarını, evde yapacaklarını, zaman ayırması gereken arkadaşlarını, kocasını ve hatta kedisinin tuvaletinin temizlenmesi gerektiğini düşünürken buldu kendini. Sorunlar, görevler asla bitmeyecekti; iyi de peki sadece kendisi için ne zaman düşüncelere dalacaktı? Mesela sadece elinde çayı pencereden dışarıya öylece, sadece öylece ne zaman dalıp gidebilecekti? Ya da aylardır masa üstünde yatan hikayesinin düzeltmelerini ne zaman yapacaktı? İşte, sabunlu elini geçirdi sudan ve sordu o soruyu salona, orta yere: Benim kendime ait odam ne zaman olacak? Tamam,...

Devamı…

Masalı aldım karşıma, başladım tersten okumaya

Empatik ya da sosyolojik ne derseniz deyin, masalları bir de tersten dinletin! Başlıyorum: Külprensi Babette Cole, Kuraldışı Yayınları, 2014 Külprens pek de prense benzemiyordu; ufak tefek, sivilceli, pasaklı ve sıskaydı. Külprensin abileri ise iri, kaslı yapılarıyla kendilerini çok beğeniyorlardı. Prenses sevgilileri ile Saray DisKosu’na gider, zavallı Külprensi ise evde kalıp ortalığı toplardı. Bir gün yine böyle ev işleri ile uğraşırken Külprensi, bacadan pek de alışkın olmadığımız bir peri düşer. Acemi biraz da beceriksiz bu cadı Külprensi’nin dileğini yerine getirmeye çalışır. *** Vejetaryen Külkedisi: Büyüklere Gerçekçi Bir Masal Nunila Lopez Salamero, Notabene Yayınları, 2015 Nunila, yani kitabın hikâyecisi, mealen diyor...

Devamı…

Hollanda Kralı Bo

Dört yıldır Bodrum’da yaşıyorum. Mavisi, yeşili, kalesi bir yana, bir de yazdan beri başka bir yanına şahit oluyorum.. “Savaşın nerede olursan olsun artık sana da dokunabileceğine!” Yani artık o “doğu yanıyor, batı güneşleniyor” klişesi burada geçerli değil. Gümüşlük’te oturuyoruz. Yarımadanın en batı ucunda. Önümüz Yunan Adaları. Hani Avrupa’ya açılan kapı. Gözlerini kıs, elini uzat, işte neredeyse sokakta yürüyenleri göreceksin, o kadar yakın Avrupa buradan sana… Pazar sabahları yürüyüş yaparız maaile Gümüşlük’ün kıyılarında, tepelerinde. Hava mis, deniz masmavidir. Yürürüz, mutlu oluruz. Fakat, bu sabahki yürüyüşümüzde kekik tarlasına geldiğimizde bir tuhaflık seziyoruz. Kekiklerin, ada çaylarının üzerine konan can yeleklerine bakıp yine dönüyoruz...

Devamı…

Üç soru

“Neyi, ne zaman yapmak uygundur?” “En önemli kişi kimdir?” “Yapılacak doğru şey hangisidir?” Bu soruların cevabı bende hep “yarın” odaklıydı. Hep güzel günler göreceğiz şiarıyla doluydum. Yalnız bir şeyi atlıyordum. Güzel günlere ulaşmak için “şimdi”yi çok iyi değerlendirmem gerekiyordu. İçine sine sine, yanındakini göre göre ulaşmalıydık yarınlara. Jon J.Muth’un, Tolstoy’un bir hikayesinden esinlenerek yazdığı çocuk kitabı “Üç Soru” “an”ın önemini çok güzel anlatıyordu. “Nikolay bir gün arkadaşlarına işte bu üç soruyu sordu, cevaplardan bazıları ise şöyleydi: “Neyi, ne zaman yapmak uygundur?” Arkadaşı Balıkçıl Sonya, “Kişi neyi ne zaman yapacağını bilebilmek için önceden planlamalıdır.” dedi. “En önemli kişi kimdir?” Arkadaşı...

Devamı…

“Savaşa hayır, barışa evet!” kitap listesi

Bir kütüphaneci, “Ölümün, öldürülmenin, kıyıya vurmanın acısını çektiğinde ne yapar?” diye düşünürken, hemen kütüphanedeki savaş karşıtı, barış temalı kitapları bir araya getirir. Tek tek inceler. Çocukların görebilecekleri yere güzelce yerleştirir. Tüm bunları yaparken de çocuklarınızla okumanız için size buradan seslenir: “Bu kitapları lütfen çocuklarınızla okuyun!” Bo, ülkesine denizden gelen mülteci İbrahim’in kara derisine mi, iltica etmesine mi yoksa ülkesinde ekmek bulamayışına mı şaşıracaktır? “Oy oy oy! Çok karanlık! Ben korkmam. Korkmuyorum ki! Yani pek öyle fazla korkmam. Tamam canım, azıcık korkuyorum elbette. Ama çok az. Ne var bunda gülecek! Bir kral da korkabilir. Ama her zaman değil! Bazen. Ve...

Devamı…

Ateş düşmeden de yakabilir canımızı

Deniz kenarında oturmuş, güneşin tadını çıkarıyoruz. Çocuklar denize girdi. Su çok güzel. Yeşil ile mavinin ortasında “iyi ki buralara göç etmişiz” duygusuyla dolup taşıyoruz. Birden, tepemizde bir helikopter beliriyor. Neyse deyip, devam ediyoruz. Fakat helikopter karşımızdaki adanın etrafında uzunca bir süre tur atmaya devam ettikçe duruyoruz. Sahilde kıpırdanmalar, ne oldu acaba demeler başlıyor yavaştan. Biz ülkenin en batısında, en “markasında” yaşıyoruz. – Buralar denince akla ilk deniz ve kum gelir. Bu helikopterin tepemizde işi nedir? Sorumuzun cevabı geliyor yan şezlongtan: – İhbar almışlardır kesin, mülteci arıyorlardır. Demek, artık buralar sadece yıllık izinlerini geçirmek için gelenlerin değil aynı zamanda savaştan...

Devamı…

Gecegezen kızlardan mısınız?

Çok sıcak yaz akşamında evin damına çıktık. Elimizde çay bardağımız, oyuncak bebeğimiz, kitabımız. Güneş, işte batıyor. Birazdan bu çok iyi bildiğimiz bahçemiz bize yabancılaşacak kararan gökyüzüyle birlikte. Sokak lambaları yanacak, evlerin ışıkları aydınlatacak dağları. Bir dağ boyunca sıralanmış yazlık evler ışıl ışıl yapacak etrafı ve gelecek aşina olduğumuz soru: – Neden bu kadar çok lamba yanıyor akşamları? – Geceden korktukları için. Rengin ortadan kalktığı, siyahın hakim olduğu sokaklardan, bahçelerden geçmek masallarda mümkündü biz kadınlara. “Bir zamanlar güzel mi güzel bir ülke ve bu ülkeyi yöneten bir padişah vardı. Bu padişahın da birbirinden güzel on iki kızı vardı. Ülke de...

Devamı…

Medeniyetin kara çiçeği

Hep İleri şiarı ile büyütüldük, eğitildik. Neydi bu ileri? Önümüzde bir cetvel, cetvelin en sonunda da biz ileri milletler. İyi ki vardık. Mağaradan adım atan insanoğlunun mükemmel haliydik ya da bir kısmımız için de eski insanlar ya da medeniyetler birlikte yaşamanın ideal haliydi. Oysa, İlerlemenin Kısa Tarihi kitabının yazarı Ronald Wright aksini söylüyordu. Savaşlar Sınırlarla çevrilmiş memleketlerin başka uluslara karşı olan vahşi tutumu. Kendinden olmayanı reddetme ya da kendine benzetme. Savaşarak medeniyet getirme. Bu hepimizin bildiği aşina “insanca” davranış nerelere kadar uzanıyormuş. “Üst Paleolitik Çağ’da bir tek insan türü (Cro Magnon yani Homo Sapiens) çoğalmış ve tüm dünyaya yayılmış, başka...

Devamı…

Terapi-k masallar

“Anne hadi bana masal anlat” dediğinde Mare, ne anlatacağımı bilemiyordum. Kaç kere denedim, zorladım ama bir türlü kızımın üzerinde masal etkisi yaratamadım. Yok, karar vermiştim ben masal uyduramıyordum. Neden yapamıyorum diye düşündüm “küçükken annem bana masal anlatır mıydı?” Evet ama annemin anlattığı yegane masal Keloğlan’dan bir bölümdü. Ondan başka da masal anlatmamıştı. Bence o da masal yoksunuydu. Annemin de çocukluğuna uzandım, evet o da dinlememişti annesinden. Üç kuşak masalsız büyümüştük. Haliyle de uydurukçuluk oyununda sıkıcıydık. Madem masal uyduramıyordum; o zaman var olanlar üzerinden yola çıkmalıydım. Yalnız aşina olduklarımız için bazı yargılarım vardı. Mesela cinsiyetçiydiler, ürkütücüydüler, duygu sömürücüydüler… Çok bilirim...

Devamı…

Uzunçorap'a e-posta ile abone ol

Bu bloga abone olmak ve e-posta ile bildirimler almak için e-posta adresinizi girin.