Facebook Twitter Rss Tp

kitap

Terapi-k masallar

27 Temmuz 2015 - Yazar: Sevil Sarp - Kategoriler: Yazarlar

“Anne hadi bana masal anlat” dediğinde Mare, ne anlatacağımı bilemiyordum. Kaç kere denedim, zorladım ama bir türlü kızımın üzerinde masal etkisi yaratamadım. Yok, karar vermiştim ben masal uyduramıyordum. Neden yapamıyorum diye düşündüm “küçükken annem bana masal anlatır mıydı?” Evet ama annemin anlattığı yegane masal Keloğlan’dan bir bölümdü. Ondan başka da masal anlatmamıştı. Bence o da masal yoksunuydu. Annemin de çocukluğuna uzandım, evet o da dinlememişti annesinden.

Üç kuşak masalsız büyümüştük. Haliyle de uydurukçuluk oyununda sıkıcıydık. Madem masal uyduramıyordum; o zaman var olanlar üzerinden yola çıkmalıydım. Yalnız aşina olduklarımız için bazı yargılarım vardı. Mesela cinsiyetçiydiler, ürkütücüydüler, duygu sömürücüydüler… Çok bilirim elime aldığım masal kitabını okurken kesip biçtiğimi, “yok bunu nasıl okurum, çok korkunç” dediğimi.

Ben böyle, “masalsız çocuk yetiştireceğim galiba” diye hayıflanırken tam da bu esnada çocukluk arkadaşımın bana ısrarla okumam için verdiği kitap gözüme ilişti: Clarissa Estes’in “Kurtlarla Koşan Kadınlar: Vahşi Kadın Arketipine Dair Mit ve Öyküler”

Yazar, 25 yıl boyunca farklı kültürlerde anlatılan masalları bu kitapta derlemiş. Derlerken de günümüze kadar gelen masalların nasıl de deforme olduğunu görmüş.

Kadınların birbirlerine aktardığı masallardaki cinsellik, sevgi, para, evlilik, doğurma, ölüm ve dönüşüm üzerine dersler veren kısımların masallardan silindiğini fark etmiş. Eski kadınların gizlerini açıklayan peri masalları ve mitlerin; müstehcenlik, cinsellik, sapkınlık, Hıristiyanlık-öncesi, kadınsılık, Tanrıçalar, erginleme, çeşitli psikolojik sıkıntılar için ilaçlar ve tinsel esrimeler için yönergeler gibi konulardan arındırıldığını tespit etmiş.

Masallardan ve doğadan kopan insanlığın içindeki “vahşiyi” yitirdiğini bu yüzden de çok değerli olan insanlığın “deneyimlerinin” ve “var olma yeteneklerinin” kaybetmeye yüz tuttuğunu bize sayfalar dolusu anlatmış. Ve sonunda bizleri farklı kültürden masallarla bir çeşit terapiye davet etmiş.

Kitap feminist okumalar listesinde üst sıralarda. Çok katmanlı ve çalışa çalışa okunacak bir kitap. Ama ben yazımda, bu kitabın sadece bir yanından bahsedeceğim. O da, kızına masal anlatamayan Sevil’i, masal anlatabilme huzuruna eriştiren kısmına. Hepimizin ezbere bildiği Küçük Kibritçi Kız ve Çirkin Ördek Yavrusu bölümüne.

Malumumuz, Küçük Kibritçi Kız masalındaki kızın başına gelen felaket hiçbir ebeveynin çocuğuyla paylaşmak istemeyeceği türden. Çocuk; fakirdir, kimsesizdir, açtır, yorgundur, gariptir.. Tüm bu olumsuzlukların olduğu masalı çocuğumuza anlatıp niye can sıkacağızdır? Estes, masalı kitapta tekrar bize hatırlatır ve arkasından da “Yaratıcı Fanteziyi Başından Savmak” başlığı altında ele alır. (Yılbaşı gecesi satacağı üç-beş kibrit çöpünden gelecek para ile karnını doyurmayı planlayan küçük kız, fantezilerinin kurbanı olup elindeki kibrit çöplerini yok yere harcayarak açlıktan donup ölecektir.)

Başlıktan iki paragrafı aynen aktarıyorum:

“Kibritçi Kız, insanların başkalarıyla ilgilenmedikleri bir çevrede yaşamaktadır. Eğer böyle bir çevrede iseniz, kaçın. Bu çocuk, sahip olduğu şeylere, çubukların üstündeki küçük ateşlere- bütün yaratma olasılıklarının başlangıcına- değer verilmeyen bir ortamdadır. Hayattaki “yer”ine boyun eğmiştir. Bu sizin de başınıza geldiğinde, bağlarınızdan kurtulun ve tabanları yağlayın. Vahşi kadın köşeye sıkıştığında teslim olmaz, öne çıkar, pençelerini savurur ve kavga eder.” (s.360)

“Kibritçi Kız, kibritleri yakmaya karar verdiğinde, kaynaklarını harekete geçirmek yerine, fanteziler kurmak için kullanır. Enerjisini bir anlamda, anlık hevesler için kullanır. Bu, kadınların hayatında çok belirgin bir biçimlerde gösterir. Bir dizi resim yapacaktır ama sergileyecek yeri olmadığından resim yapmaya öncelik tanımaz. Düşlerle dolu onlarca defteri vardır, ama yorumlamanın büyüsüne kapılmıştır ve bunların anlamlarını eyleme dökemez. Terk etmesi, başlaması, durması, gitmesi gerektiğini bilir, ama yapamaz.” (s.365)

Bu bakış açısı sonrası Kibritçi Kız benim için ahlanıp vahlanacağım bir masal değildir artık. Harekete geçmenin güzelliğidir. Yaratıcı ruhuma iyi gelen dostların varlığıdır. Ne istediğimi bilmektir. Yani, Mare’ye bu masalı sansürsüz anlatabilir, konuşabilirim üzerine uzun uzun.

Gelelim ikinci masal Çirkin Ördek Yavrusu’na. (Anne ördek sırayla yumurtadan çıkan yavrularını izlerken en son gelenin kendilerinden ne kadar farklı olduğunu görür. Önceleri sahiplenir, etrafın ne dediğine kulak asmaz. Ama hiç kendilerine benzemeyen bu çirkin yavrunun artık etrafında olmasına katlanamaz ve onu bırakır. Tek başına hayat mücadelesi veren yavru ördek, çeşitli badireler atlattıktan sonra kimliğine kavuşur ve ait olduğu sürüsünde mutlu mesut yaşar.) Estes bu masalı kitapta anlattıktan sonra o kadar etkili alt başlıklar açar ki, ben kendi adıma yılların bana verdiği bazı iç sıkıntılarımı, bu başlıklardan biri ile azaltmayı başardım diyebilirim. Bilindiği üzere bu masalın ana teması evrensel bir sorun olan “dışlanma”dır.

Ama beni asıl etkileyen “anne türleri” başlığı altında ele aldığı; ikircimli anne, çökmüş anne, çocuk-anne ve anne görmemiş anne, güçlü anne-güçlü çocuktur. Ölüm korkusunu çocuğu olduktan sonra bir hayli yoğun yaşayan anneler için verilen şu örnek de eminim birçoğumuza iyi gelecektir.

“Bir keresinde bir sıra leylak dikiyordum. İçlerinden büyük bir tanesi, esrarengiz bir nedenden dolayı ölmüştü, ama diğerleri ilkbaharda mor renkli dallarla kaplanmıştı. Ben toprağı kazarken ölü olan, yer fıstığı gevreği gibi çatlayıp ezilmişti. Köklerinin onunla aynı sıradaki diğer bütün leylaklara bağlı olduğunu gördüm.

Daha da şaşırtıcı olan ise, ölü olanın “anne” olmasıydı. En kalın ve eski köklere o sahipti. Ölse de tüm bebekleri sağlıklıydı. Leylaklar emici sistem diye bilinen bir sistemle yeniden çoğalırlar, öyle ki, her ağaç ilk ana babanın kök yavrusudur. Bu sistemde anne yetersiz kalsa bile, yavru yaşamını sürdürebilir. Anne şöyle ya da böyle yıkılsa bile, sunacak bir şeyi olmasa bile, yavru bağımsız bir şekilde büyüyebilir ve daha da serpilip güçlenebilir.” (s.205)

Yani, Sevil hayatta ölüm var. Doğada annesiz büyüyebilen, kendini geliştirebilen çocuklar var. (ki sen bunu en iyi bilenlerdensin) Anneliği fazla abartma Mare’nin de birey olduğunu unutma!

Kulaktan kulağa, sansüre uğrayarak gelen günümüz güdük masallarının izini süren bilim insanı Estes’in, kitapta ele aldığı diğer masallar ise şunlar:

Kurt kadın, mavisakal, manawee, bilge vasalisa, iskelet kadın, yanlış zigot, kelebek kadın, kırmızı ayakkabılar, la llorona, üç altın saç, bauba, çakal dick, hilal ayısı, kurumuş ağaçlar, altın saçlı kadın ve elsiz kız.

Her bir masal atalarımızdan birer hayat dersi.

Yaşanmış, denenmiş olanları neden es geçelim?

“Vahşi” olalım. (Vahşi: İnsanın yaratıcı ve mücadeleci yanı)

Şimdi bu masalları yeniden kulaktan kulağa yayarak, törpülenen- yok sayılan “vahşi” doğamızı yeniden diriltelim.

 

* Clarissa Estes, “Kurtlarla Koşan Kadınlar”, Ayrıntı yayınları

Yazar, mucit, baba: Roald Dahl’ın öyküsü

12 Aralık 2014 - Yazar: Çeviri - Kategoriler: Anasayfa, Haberler, Slider

Roald Dahl, çocuk kitaplarıyla, şahane romanlarıyla ve kısa öyküleriyle tanınan bir yazar. Dev Şeftali, Matilda ve Charlie’nin Çikolata Fabrikası gibi klasikler, yazdığı onlarca kitaptan sadece birkaçı. Bu gibi neşeli hikayeler ve romanlar yazmış olsa da, Dahl’ın gerçek hayatı hiç de o kadar kolay değildi.

Sadece dört aylıkken, Dahl’ın oğluna New York’ta bir taksi çarptı ve bu olayda beyni ciddi derecede hasar gördü. Oğlunun beyninde ikincil hidrosefali (beyinde su toplanması) gelişti ve beyne bir şant yerleştirildi.

Aile, 1961 yılında tedavi için yeniden İngiltere’ye taşındı ve şant geçici olarak hastalığına yardım etti, fakat şantta meydana gelen sürekli tıkanma sonucu ameliyat gerektiren hidrosefali yeniden oluşuyordu. Dahl, bu sorunu gidermeye kararlıydı.

Stanley Wade adlı bir oyuncak üreticisi ile iletişime geçti ve birlikte bir cihaz üzerinde çalışmaya başladılar. Dahl’ın oğlunun doktoru Till Kenneth, bir gün şantların nasıl kullanıldığını gözlemlemeleri için onları ameliyathaneye davet etti.

Dahl ve Wade ventriküler kateter ve küçük çocuklardaki hidrosefali tedavisinde kullanılan bir kapakçık için özel tasarlanmış bir cihaz icat etti. Till Wade-Dahl-It adıyla 1962 yılında üretimine başlanan bu cihazın o dönemde 2 bin ila 3 bin çocuğa yardım ettiği tahmin ediliyor.

Neyse ki Dahl’ın oğlunun beyninde gelişen ödem babasının icat ettiği bu cihazı kullanmasına gerek kalmadan sonlandı.

Örümcek Ağı’na takılanlar

7 Ekim 2014 - Yazar: Gülçin Kocabuğa - Kategoriler: Yazarlar

“Ölmek istemiyorum!’ diye inledi. ‘Yaşamak istiyorum. Burada, rahat gübre yığınımda bütün arkadaşlarımla birlikte yaşamak istiyorum. Şu güzel havayı solumak istiyorum. Şu güzel güneşin altında yan gelip yatmak istiyorum.”

Amerikalı çocuk kitapları yazarı E. B. White’ın tüm zamanların en iyi çocuk kitapları arasında gösterilen “Charlotte’s Web/ Örümcek Ağı*” kitabının baş karakteri Wilbur’un ağzından dökülüyor bu cümleler…

Wilbur, diğer yavrulardan daha küçük doğduğu için çiftlik sahibi Bay Arable’ın bir an önce kesip yemek istediği bir domuz yavrusu.

Kitapta, Bay Arable’ın küçük kızı Fern’in babasının niyetini öğrenip “Ben çok küçük doğsam beni de öldürecek miydiniz?” isyanıyla çiftlikte bir süre daha büyümeye bırakılan Wilbur’un, ağılda tanışıp arkadaş olduğu örümcek Charlotte tarafından “pastırma” olmaktan nasıl kurtarıldığının öyküsünü okuyoruz.

Wilbur’un hayatını kurtaran ve kitaba da adını veren Charlotte’un örümcek ağı sayesinde, küçük domuz noel ziyafetinin parçası olmaktan kurtuluyor. Charlotte’un gazete küpürlerinden gördüğü ve domuz ağılının üzerindeki ağa işlediği “yaman domuz” “ışıl ışıl” , “alçakgönüllü” gibi kelimeler yetişkinler tarafından “Tanrı’nın bir mucizesi” olarak görülüyor  ve Wilbur’un sıradan bir domuz olmadığına inanılıyor… Örümcek ağına yazılan her kelime, küçük ve sevimli domuz yavrusu Wilbur’un aslında sahip olduğu ama yetişkinlerin göremediği özelliklerini gün yüzüne çıkarıyor. Örümcek Charlotte’un yardımıyla gün be gün çiftlik sakinleri tarafından coşkuyla karşılanan Wilbur, böylece bir anda kasabanın gözdesi oluyor.

Örümcek Ağı’nda, çocukların ve çiftlikteki diğer canlıların dayanışmasıyla bir domuz yavrusunun hayatının kurtarılabileceğini görürken, yetişkinlerin örümcek ağındaki yazıları ilahi bir mesaj olarak görüp, örümceği değil de domuzcuğu kutsallaştırmasındaki ironiyle yetişkinlerin dünyasına dair önemli ipuçları da elde ediyoruz.

Ödüllü çocuk kitapları yazarı E.B. White’ın yazdığı, Garth Williams’ın resimlediği (Türkçe basımın kapak remi Mustafa Delioğlu’na ait) “Örümcek Ağı”, ilk yayınlandığı 1952 yılından itibaren dünya üzerinde 45 milyondan fazla satış rakamına ulaşıyor ve 23 farklı dile çevirisi yapılıyor. Yine White’ın kaleme aldığı “Trumpet of Swan” ve “Stuart Little” ile birlikte tüm zamanların en çok sevilen çocuk kitapları arasında olan Örümcek Ağı, 2006 yılında beyazperdeye uyarlanıyor.

E.B. White yazarlığının yanısıra  hayvanlara olan düşkünlüğü ile biliniyor ve hayatının büyük bir bölümünü çiftliğinde geçiriyor. Ve hayır,vejetaryen değil…

White, 1952 yılında ABD’de piyasaya çıkan Örümcek Ağı’nı,çiftliğindeki beslediği ve noelde yemeyi planladığı bir domuzun hastalanarak ölmesinden etkilenerek yazıyor. 1948′de The Atlantic dergisine yazdığı “Bir Domuzun Ölümü” adlı yazısında şunları dile getiriyor: “Onu toprağa koyduğumuzda çok derinden sarsıldık. Kaybettiğimiz şey domuz eti değildi, bir domuzdu. O an bana çok değerli göründü, açlığı giderecek bir gıdanın temsili olduğu için değil, acı çeken bir dünyada acı çektiği için…”

İşte yayıncısına yazdığı mektupta “Bir domuzun kurtarılabileceğini anlatmak istedim…” diyen E. B. White’ın Örümcek Ağı’nı ve yazılış hikayesini okuduğumuzda aklımıza pek çok şey geliyor.

Geçtiğimiz günlerde “artık” vejetaryen olmadığını açıklayan ve elinde bir hayvanın beyniyle poz verip “bütün bu köfteler kalemimi nasıl etkileyecek?” diye soran bir kadın yazarın fotoğrafı da, birkaç gündür “Kurban Bayramı” münasebetiyle sosyal medya hesaplarımıza düşen akıllara zarar vahşet fotoğrafları da…

Mesela biraz sonra ailesiyle birlikte selfie çekeceği sofraya koyacağı hayvanı sopalarla kovalayan bir insan, biraz sonra yiyeceği kaburgaların arasına bebeğini koyup fotoğraflayan bir insan da aklımıza geliyor…

Ve Adorno’nun şu sözünü anımsıyoruz: “Auschwitz, bir insan bir mezbahaya bakıp ‘ama onlar hayvan’ dediği zaman başlar.”

Belli ki bir yazarın kalemini sofrasındaki değil, vicdanı etkiliyor…

***

Örümcek Ağı

Yazar: E. B. White

Çeviren: Mehmet Küçük

Yapı Kredi Yayınları

Ekin Bilgiç’ten kitap önerileri 1: “Bekçi Amos’un Hastalandığı Gün”

6 Mart 2014 - Yazar: Esra Ercan Bilgiç - Kategoriler: Yazarlar

Ekin Bilgiç, yazarımız Esra Ercan Bilgiç’in kızıdır. 3,5 yaşındadır ve 1,5 yaşındaki Devrim Bilgiç’in ablasıdır. Resimli öykü kitaplarına bayılır.

Henüz okuma- yazma bilmediği için arkadaşlarına önereceği kitapları annesiyle gerçekleştirdikleri sohbetler aracılığıyla aktaracağız. Devamı

Bir masal vardı bu şehre dair…

26 Kasım 2013 - Yazar: Funda Demir - Kategoriler: Slider, Yazarlar

İçinden kargalar, cüceler ve uğurböceği geçen bir darlanma yazısı…

Bu şehre dair bir masal olsa anlatacaklarım…

O zaman bir kadın sade kahvesini içerken gazetesini okuyabilir miydi? Koşabilir miydi bir çocuk uçurtmasının ardından? Yavrusuna sarılabilir miydi bir baba? Okulu bitirip öğretmen olur muydu bir genç? Cigarasını yakıp uzun bir yolu yürür müydü diğeri? Oğlunun sevdiği yemeği yapıp nerede kaldın diye arar mıydı bir anne? Bir masal olsa…

Sadece okuduklarımız mı ağlatırdı bizi?

Devamı

Bakın “Bulutların Arasında” dolaşıyor çocuklar…

30 Ekim 2013 - Yazar: Funda Demir - Kategoriler: Slider, Yazarlar

Gencecik bir adam, çocuğunun yanağına öpücük kondurup çıktı evinden, “akşam” dedi. “Geleceğim!”

Aynı saatlerde başka bir genç adamın kalbi -ki varsa eğer- saatli bomba gibi atıyor olmalıydı. “Öldür” demişlerdi. “Sigarayı söndür” der gibi sakindi ses tonları. Saat hayatı son geçtiğinde bir kez bile düşünmedi iki adam. Birinci adam oradaydı; çünkü çocuğuna sunacağı bundan daha güzel, daha onurlu, insana yakışan bir hayat vardı. Biliyordu.

İkinci adam, o da oradaydı. “Öldür” demişlerdi. Öldürecekti… Şimdi birinci adam toprak oldu. Yağmur olup yağmak için bulutlara çıktı. Rengarenk çiçekler açıyor bulutlarla bezenmiş göğsünde… Koparamıyor kimse. Devamı

7. Beyoğlu Sahaf Festivali’ne Giriş: İşte bunlar hep yaşanmışlık…

27 Eylül 2013 - Yazar: Gülçin Kocabuğa - Kategoriler: Slider, Yazarlar

Bu yıl yedincisi düzenlenecek olan Beyoğlu Sahaf Festivali yaklaşırken, ucuz, eski ve mis kokulu kitaplara kavuşma hayali ile yanıp tutuşan okurlar için de heyecanlı bekleyiş sürüyor. Devamı

Yapı Kredi Yayınları’ndan çocuklar için iki sıradışı kitap

24 Eylül 2013 - Yazar: Editör - Kategoriler: Anasayfa, Haberler

Yapı Kredi Yayınları’ndan çocuklara yönelik olarak çıkartılan iki yeni kitap olağan çocuk kitaplarından ayrılıyor. Alain Serres’in “Çocuk Olmaya Hakkım Var”  kitabı ile Halil Altındere ve Süreyyya Evren kaleme aldığı “Çocuklar için Türkiye Güncel Sanatı” çocukların haklarını ve çocukların sanat eğitimini ele alan kitaplar. Devamı

Başka bir orman bu, tenekeden

18 Eylül 2013 - Yazar: Funda Demir - Kategoriler: Slider, Yazarlar

Bir ormanı var eden nedir?

Ucu bucağı görünmeyen, gündüzleri bulutlara geceleri yıldızlara değen ağaçlar, kuşlar, sincaplar, tavşanlar, domuzlar, kaplumbağalar, rengarenk çiçekler, şifalı bitkiler, nefis meyveler… Her mevsimi ayrı güzellikte yansıtan renkler, içimize çekmeye doyamadığımız çam kokusu. Dokundukça iyileştiren toprak. Rüzgârın dinginleştiren uğultusu… Bir ormanı var eden nedir, derseniz bana: şimdi, şu anda bunların hepsi bir yana hayal gücü derim sanırım. Çünkü yakın zamanda yolum Teneke Orman’dan geçti. Oranın havasını soludum, suyunu içtim ve kendimi çok iyi hissettim. Devamı

Elif Çağlı: “İktidarın gözünden yeni nesil: “Çocuk”tan daha fazlası”

8 Eylül 2013 - Yazar: Konuk Yazar - Kategoriler: Çorap Örenler

Son dönemde çocukların kaç yaşında okula gitmeye başlayacakları, hangi sınavla nereye girecekleri, kıyafet özgürlüğüne sahip olup olmayacakları, seçmeli ve zorunlu derslerinin kapsamı, anadillerinde eğitim alıp almayacakları politik iktidarın yasalarla yönetmeliklerle düzenlemeye çalışırken kamuoyu tarafından da tartışılan konular arasında yer aldı. Hal böyle olunca özellikle eğitim sistemi üzerinden çocukluğun nasıl politikanın biricik nesnesi haline geldiğini ve iktidarın hegemonyası dahilinde şekillendiğini görmek oldukça mümkünse de geçmişe doğru gitmek içselleştirdiğimiz değerleri sorgulamayı gerekli kılıyor ve mesele sanıldığından karmaşık hale geliyor. Devamı