Yazar: M. İrem Afşin

Sıradaki ahdımız, Dilek Doğan için…

“Kerbela’dan bugüne ‘zulme lanet, ölene rahmet’ diyerek yas tuttuklarımıza bir yenisi daha eklendi…” Dilek Doğan gitti. * 25 yaşındaki gencecik bedeni dayanmadı. Kalbi durdu, beyni bir daha ödem yaptı. Aldığı kurşun yaraları iflah olmadı.  Hastane önünde bekleyen bir avuç insanla, dua edebilen başka bir avuç insanın dilekleri gerçek olmadı. Ailesi hastane önünde ne zaman durumuyla ilgili basın açıklaması yapmaya çalışsa, polis saldırdı. Neden? Çünkü Dilek’i kendi evinde, ailesinin gözleri önünde polis vurdu. “Ankara’da arkadaşlarımız öldü. Sizin ayaklarınız kanlı.  Evimizi kirletmeyin, galoş giyin” demiş polise vurulmadan önce. Dilek’i polis, “galoş giyin” dediği için değil, Alevi, Kürt ve ‘öteki’ olduğu için...

Devamı…

Hayatın tüm renkleri… #OtizmliyeYerAç #OtizmliyiEngelleme

“Biz ikimiz, çok başka bir yerden, büyük bir boşluktan, hiçlikten, sessizlikten, kapalı bir fanusun içinden geliyoruz. Yoku çok, azı fazla, yaşam sevincinin dibine vuran, hayatı farklılıkları ile yaşamayı öğrenmek zorunda kaldığımız bir uçurumun taa en dibinden geliyoruz. Öyle bir yerden geliyoruz ki, “gelmez, düzelmez, hayata katılmaz, konuşmaz, kendini seslendirmez, hayatı anlamaz, anlatamaz, asla paylaşamaz, duygularını gösteremez, hissedemez, arkadaş olamaz, okuyamaz, hiçbir zaman tam öğrenemez, hatta sevemez” demişlerdi… Hepsinin ne kadar boş olduğunu yaşama sımsıkı tutunmasıyla gösteren oğlum sayesinde şimdi otizmli oğlumun annesi olmak ve diğer otizmli çocuklar için çalışmak kadar beni hayatta tanımlayan bir şey yok! Yukarıdaki satırlar, üç...

Devamı…

Gökkuşağından bir renk: Otizmin Konya ışığı!

Geçen hafta, Perşembe-Pazar arası Konya’nın havası, suyu, nefesi otizmden nasibini aldı. Biz de şehirlerarası kuş gibi gittik, kuş gibi geldik, kalbimizin bir parçasını da otizmli çocuklarımızın yanında Konya’da bıraktık… 28-30 Kasım arasında N.E.Ü. Meram Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi Anabilim Dalı-Otizm Birimi tarafından düzenlenen “Konya Otizm Günleri” otizm üzerine çalışan farklı alanlardan uzmanları bir araya getirdi. Konya Otizm Günleri’nin son gün programı ise, otizmli çocuk ailelerine ayrılmıştı. İstanbul’dan Cumartesi uçağa bindiğimizde, henüz gecenin son karanlığıydı, bulutların kenarından gülümsedi bize yeni doğan güneş. “İçimdeki umudu ısıtır mı gün ışığı?” diye düşündüm, sorumun cevabını ise ancak gece geri döndüğümde, içim...

Devamı…

Gökkuşağından bir renk: Otizm adalet arıyor!

Otizmin hayatınıza en büyük etkisi, size bir anda çocuğunuzla birlikte koca evrenin içinde yapayalnız kalmış hissi vermesidir. Bu his sizi un ufak eder bazen, nefes almakta zorlanırsınız. Eğer başınızı çevirdiğinizde tıpkı sizin gibi hisseden başka bir anneyle karşılaşırsanız, yeniden derin nefesler almaya başlayabilirsiniz. Benim yeniden nefes almaya başladığım dönem, Nazım Özgün’ün ağır seyreden otizm tablosuna uygun eğitim ve tedavi sürecini başlattıktan sonra, bizimle aynı sorunları yaşayan diğer otizmli çocuk aileleri ile tanışmamla başlıyor. Sanırım “aslında hiç yalnız değilim ki, benimle aynı şeyleri hisseden, düşünen, yaşayan birçok anne-baba var” dediğim günden beri, aktif olarak otizmle ilgili sivil toplum çalışmalarında görev alıyorum. Önce derneklerde, sonra da 2007’den itibaren tüm otizm sivil toplum örgütlerini bir araya getirdiğimiz çatı oluşumu Otizm Platformu’nda çalışırken, içimdeki umut hiç değişmedi: Bir gün bu ülkede otizmli çocuklar için bir şeyler değişecekse, bu bizim çabalarımızla olacak! Otizm Platformu’na bağlı derneklerin de müdahil olarak takip edecekleri bu dava dilekçesi kabul edilirse, Türkiye’de farklı gelişim gösteren bireyler için ilk kez bir “eğitimde ayrımcılık davası” açılmış olacak. Bu dava, sadece Cem Görkem için değil, eğitim hakkından mahrum edilen tüm otizmli öğrenciler için emsal teşkil edecek bir dava olacak. Özellikle kaynaştırma eğitimi konusunda çok açık mevzuata rağmen, uygulamadaki sorunlar, keyfi davranışlar veya aldırmazlık, maalesef birçok çocuğumuzun okulsuz kalmasına yol açıyor. Dün, Türkiye’de yaşayan otizmli çocuklar ve aileleri için önemli bir gündü. Otizmli öğrenci Cem Görkem Gündoğdu adına ilgili savcılığa verdiğimiz dilekçeyle, ‘sınavların...

Devamı…

Gökkuşağından bir renk: Otizm… Otistik… Otizmli… İnsan!

25 Ekim’de arkadaşım Metin Solmaz, kendi Facebook sayfasına bir soru yazdı, beni de konunun muhatabı olarak gördüğü için sağolsun, yorumumu sordu. Soru şuydu: “Otistik demek neden ayıp? Doğrusu neden otizmli olsun? İngilizcesi olan ‘autistic’ de mi ayıp? Neden?” Ben Metin’in sorusunu görene kadar farklı yorumlar gelmişti, o yorumların bir kısmı benim 9 yıllık otizmle yaşam tecrübeme göre çok doğruydu, bir kısmı ise çok yaralayıcı ve kırıcı. Sonra ben de kendi yorumumu yazdım, bir miktar ortalık karıştı(!). Metin “sen bu yorumlarını derleyip yazsana” dedi, ben biraz çekimser kaldım. Baktım ki tartışma uzadı, hatta yazdıklarımı kendi sayfalarında paylaşanlar oluyor. ‘İnsanlar tartışarak öğrenirler’ fikrinden hareketle, Metin’in önerisini kabul edip bugünün gökkuşağı rengi olarak hassas konumuzu yazayım istedim. Buyrun, tartışalım, ben de biraz özen ve anlayış için ricacı olayım sizlerden! Neden “otistik değil de otizmli” denmesini istiyoruz? Konu aslında birçok başka kelimede olduğu gibi, hastalığın/farklılığın veya tıbbi tanımıyla “bozukluğun” – ki bu kelimeden hoşlanmıyorum kişisel olarak- ana terminoloji dilinin ağırlıklı olarak İngilizce olması ve Türkçeye tercüme edilirken, eski yıllardan bugüne kadar yanlış tercümelerin yerleşip dilimize yapışıp kalmış olmasından ibaret. Otizm, Türkçedeki kullanımı ile, “yaygın gelişimsel bozukluk” yelpazesinin genel adı. İngilizce terminolojide, otizmli bireyden bahsederken “he/she has autism” veya “child with autism” denir, bu terimi “otizmi olan kişi” olarak çevirebiliriz. Bu bir durum/hastalık/farklılık belirtisidir, bireyin tüm karakterini tasvir etmez ve belirlemez. Oysa “autistic/otistik” otizm yelpazesi içinde yer alan bireylerin otizmden kaynaklanan farklı davranışlarını/takıntılarını veya...

Devamı…

Gökkuşağından bir renk: Bir dönme dolabın içinde nefes almak…

Bu ülkede özel gereksinimli çocuk annesi olmak, sürekli olarak bir koşu bandında nefese nefese koşturmakla eş değer benim için. Hayatım boyunca hep pek sıska olduğum için belki hiç koşu bandına çıkmadım ama “nefes nefese kalmak” deyimine pek aşinayım! Okullar açıldığından beri acayip koşturmacalı ve hatta zamana karşı yarıştığımız günler geri geldi. Bitmeyen ödevler, sonları gelmeyen proje sunumları, sabah servise, akşam yatma saatine yetişme telaşı, istediğini aklında tutma ve ilgilenmediğini derhal unutma şampiyonu oğluma aklında tutması elzem olanları 5000 kez anımsatma, yemek menüsünde diyetine uygun bir şey yoksa ek yemek hazırlama, karmaşık Türkçesini anlamakta zorlandığım ders kitaplarını önceden(!) okuyup Böcüğe anlayabileceği basit dille aktarma, çantasını hazırlarken yarın okulda başına neler geleceğini düşünen arpacı kumrusunu yatıştırma, okulda neredeyse her hafta başımıza dikilen ayrımcılık canavarı ile mücadele vb. gibi upuzun bir liste içinde debelenip duruyorum, pardon nefes almak da nedir? Nazım Özgün Böcüğü sayesinde, hayat her gün bana dönme dolaba binmişim de inememişim hissi yaratıyor. O hayata yetişemiyor, ben ona yetişemiyorum, böyle bir sürüklenme hali. Buyurun, bir örnek: Nazım Özgün, oturduğumuz evden İstanbul şartlarında oldukça uzun bir mesafe kat ederek okuluna ulaşıyor. Bize okul seçme şansı bırakmayan sistem sağ olsun, en büyük dertlerimizden biri servis. Okul başladığından beri ne sabah ne akşam vaktinde gelmeyen, özellikle sabahları sürekli geç geldiği için Böcüğün okula geç kalıp derse geç girmesine neden olan servis gidişatı ile başı hiç hoş değil. Sanırım bir ara ben fark etmeden...

Devamı…

Gökkuşağından bir renk: Birkaç küçük kırık kalp…

Şimdi aylardan Eylül, günlerden okul zamanı… Geçen hafta milyonlarca öğrenci için okullar açıldı… Sanıyorsunuz! Okul yaşında olan tüm çocuklar sabahları erkenden kalktı, heyecanla hazırlandı, çantalarını kapıp okullarına kavuştu… Sanıyorsunuz! Kapılar ardına kadar açılırken sınıflarda, gülümseyerek karşıladı öğretmenler öğrencilerini, sevgiyle sarıldılar, keyifle yeni bilgiler aktarmaya başladılar öğrencilerine… Sanıyorsunuz! O çocuklardan bir ya da bir kaçı, sizin çocuğunuz, yeğeniniz veya en yakın arkadaşınızın çocuğu. Formasını giymiş bir minik, olanca heyecanıyla arkadaşlarıyla teneffüste hangi oyunları oynadıklarını anlatarak başlıyor söze. Cicili bicili çantasını gösteriyor gururla… Ne kadar güzel bir tablo, değil mi? Hayır, değil işte! Siz öyle “sanıyorsunuz” sadece. Çünkü bu yukarıda betimlediğim güzel tablo, bu ülkede yaşamak zorunda olan bütün çocukların hayat gerçeği değil. Olamıyor. Hatta daha vahimi, olmasına izin verilmiyor. Geçen yıl Nazım Özgün’e okul arama maceramızın başlangıcında, sevgili Elif Key’in yazısına attığı başlık noktasında duruyoruz hala, çünkü okullar “öyle çocuklar için açılmıyor…” Bu ülkede, “farklı” olana uygulanan derin ayrımcılık, her okul yılı başlangıcında özel gereksinimli çocukların ve ailelerinin hayatını karartıyor. Ve biz her yıl, okulsuz kalan, vatandaşlık hakkı olan eğitimden mahrum bırakılan bir çocuğumuzun hikayesinde, hep aynı vahşi kısır döngüyü yeni baştan yaşıyoruz. Kırılıyoruz. Acıyan ve sözde merhamet eden gözleri görmek istemiyoruz artık, ayrımcılık bitsin istiyoruz. Bir yandan yasalarla sözde güvence altına alındığı halde uygulamada yokuş aşağı giden devlet mekanizması ile mücadele ediyoruz, sesimizi devlete duyurmaya çalışıyoruz, öte yandan kötü bakışlar ve “istemeyiz” çığlıklarıyla kaplı yüzlerden bunalarak, acımasız yaftalar, kapalı...

Devamı…

Gökkuşağından bir renk: Ayrımcılığın öteki yüzü

Bana mı öyle geliyor, yoksa yaz gerçekten en hızlı geçip giden mevsim mi? Bayram da bitti, okullu çocuklar için yaz tatilinin son bir ayına giriyoruz. Benim rutin sever, program takıntılı, değişen şartlara zor alışan, o şartlardan daha da zor vazgeçen tatil canavarı Asperger kafalı böcüğüme bu hafta yavaş yavaş “tatil bitecek okul açılacak” tekerlemesine başladım. Nazım Özgün, kaygıyla karışık sordu: “Sence arkadaşlarım beni iyi hatırlayacak mı?” Fil hafızasında sakladığı arkadaşlarıyla yaşadığı kötü anılar, maalesef her zaman iyilerden daha fazla. Yazın nispeten kendi seçtiğimiz küçük sosyal dünyamızda yaşadığımız için, hayatımızın en büyük ejderhasıyla çok cebelleşmemiz gerekmiyor; tabii kazara sokakta tanımadığımız...

Devamı…

Gökkuşağından bir renk: Merhaba

Bugün benim “Uzunçorap”lı ilk günüm 🙂 Hiç sormadım ki, sitenin adı neden “Uzunçorap”? Ama ne zaman Uzunçorap okusam, hep aklıma çocukken çok sevdiğim Pippi Langstrumpf geliyor. Değişik, muzur, yaramaz ama zekasını farklı kullanan kırmızı saçlı, renkli uzun çoraplı o küçük kızda kendimden ne bulduysam, hep çok tanıdık gelmiştir. Sanırım, yıllardır okuduğum Uzunçorap’ı da sevmenin nedenleri benzer. Farklı, değişik, bilgi topu, hatta çoğu zaman kural dışı-yaramaz ama çok zeki. Bence kitapların olduğu gibi artık web sitelerin de ruhu var ve sitenin karakteri, içinde yazanların kelimeleri ile şekilleniyor. Yazmak kelimeleri, kelimeler sesleri, sesler de canlıları getirir. Ben de, “gökkuşağının bir rengini”...

Devamı…

Uzunçorap'a e-posta ile abone ol

Bu bloga abone olmak ve e-posta ile bildirimler almak için e-posta adresinizi girin.