Advertisement

Yazar: Evren Balta Paker

Çocukları büyüttüm, üniversiteye yolladım!

Annem kız kardeşim ve ben üniversiteye başladığımızda herhalde “nihayet çocukları büyüttüm, üniversiteye yolladım” diye düşünüyordu. Kız kardeşim ve ben aynı anda üniversiteye başladık. İkimiz Ankara’nın iki okuluna dağıldık. Evden birlikte çıkıyor, Kızılay’da ayrılıyor, birimiz Cebeci otobüsüne biniyor, öbürümüz ODTÜ dolmuşlarına gidiyordu. Doksanların ilk yarısıydı. Biz üniversite de okuduğumuz yıllar boyunca Türkiye giderek daha kötü bir hal aldı. İşkence, neredeyse süresiz gözaltı süreleri. Gözaltında kaybetme, copla kol bacak kırma. Bunların hepsi vardı ve gerçekti. Bizim, arkadaşlarımızın, tanıdıklarımızın başına geliyordu. Ama öğrenci eylemleri durmadı. Baskı arttıkça, eylemler de arttı. Kız kardeşim ile bir gün evden yine birlikte çıktık. O ODTÜ dolmuşlarına...

Devamı…

Sınıfında sınıfınla okumak…

Üç aşamalı temel eğitime geçişten sonra, aynı sene içinde eğitimde büyük bir reforma daha şahit olduk: üniformasız eğitim. Ne yalan söyleyeyim, bütün hayatı boyunca üniforma giymiş ve üniformadan nefret etmiş bir biri olarak kendi çocuğumun üniforma giymesine hiçbir zaman sıcak bakamadım. Onu bu yüzden üniformasız bir okula gönderdim. Bu karar çıktığında en önemli itirazlardan biri eşitsizliğin bu kadar büyük olduğu bir ülkede üniformasız eğitimin çocukları arasındaki eşitsizlikleri görünür kılıp, onları yaralayacağı yolunda oldu. Şimdi kendisi eğitim hayatı boyunca üniforma giyen birisi olarak söyleyebilirim ki, eşitsizliğin göstereni yalnızca üstünüze giydiğiniz etek değil, ayağınıza giydiğiniz ayakkabı, üniformanın altına giydiğiniz çorap, sırtınıza...

Devamı…

Benim annem, benim kilom

Tatilde kilo meselesinin kişisel gündemime girdiği yetmezmiş gibi bir de yedi yaşına daha girmemiş olan kızımın bu yaz tatilinde aldığı kilolar meselem haline geldi. Tatilden döneli bir hafta oldu, onu her gören şöyle hafifçe göbeğine bir dokunuyor ve “ayy sen kilo almışsın” ya da “bu göbek ne” gibisinden yorumlar yapıyor. Ben duruma bozulduğumu belli eder bir surat ifadesiyle yaklaşıyorum ama çocuğun yanında bunu mesele haline getirip, olduğundan daha önemli bir şeymiş havası yaratmamak için de susuyorum. Bedenle ilgili obsesif tutum modern kültürün en temel normu haline gelmiş durumda. Bu durumdan bebekler bile azade değil. Kiloya dair genel toplumsal endişemiz...

Devamı…

Hayat bir podyum olsa: İnsanlar buna bir inansa! Ah inansa!

Efendim yaz bitti! Nihayet bikinili annelerin arz-ı endam eylediği “eski formuna kavuştu” haberlerinden kurtulabileceğiz. Ve de bu haberlere eşlik eden “doğumda aldığı kilolarını verememiş görünüyor”, “eski formuna dönemediği gözlendi” gibi haberlerden. Bir tür “başaranlar” ve “başaramayanlar” endeksi. Yapabilen annelerin olması, eski haline dönmenin mümkün olduğunu gösteriyor, yapamayanların başarısızlık örneği olarak sunulması da yapabilmenin mümkün olduğunun altını bir kez daha çiziyor. Hakikaten hayat şu yeni Orkid reklamı gibi. Hani incecik kızlar sokakta kaldırıma dizilmiş sandalyelere oturan erkeklerin alıcı bakışları altında kırıta kırıta sanki podyumda gibi yürüyorlar ya. İşte öyle. Yaz bitti, bikinili resimler azalmaya başladı ama hiç kuşkusuz eski formuna...

Devamı…

Şiddet hakkında konuşmalıyız…

Bu yazının başlığını seyretmeye yüreğimin dayanmadığı bir filmden aldım: Kevin Hakkında Konuşmalıyız. Kevin eğitimli, üst-orta sınıf, görünürde herhangi bir sorun yaşamayan bir ailenin büyük erkek çocuğudur. Ve bir gün babası ve kardeşi de dahil olmak üzere onlarca kişiyi katleder. Peki Kevin’in annesi olmak nasıl bir duygudur? Çocuklarını kaybedenler elbette hiç kapanmayacak kocaman bir acı hissederler. Ama eğer kaybettiğiniz çocuk aynı zamanda onlarca kişiyi de öldüren bir katilse nasıl hissetmelisiniz? Kevin’in annesi mağdurların ailelerinin sahip olduğu dayanışma, empati gibi acıyı azaltacak hiçbir toplumsal desteğe sahip değildir. Katliam onu yapayalnız bırakır. Sona eren hayatlarla birlikte, yaşamak zorunda kalan annenin de hayatı...

Devamı…

Normal doğum sezaryene karşı mı?

Bugüne kadar sezaryen konusunda siyasetçiler konuştu, doktorlar konuştu, gazeteciler konuştu, muhalifler konuştu. Bütün bu sesin ortasında doğum yapan annelerin sesi duyulmaz oldu. Siyasetçiler sezaryen oranlarının çok yüksek olduğunu, doktorların ve hastanelerin keyfi bir biçimde anne adaylarını sezaryene yönelttiklerini söyledi. Doktorlar sezaryenin bu şekilde kısıtlanmasının anne-çocuk ölümlerinin sayısını artıracağını ve meselenin keyfiyet değil, sağlık hizmetlerinin örgütlenişiyle ilgili olduğunu söylediler. Tıbbi zorunluluk bulunması halinde doğumun sezaryenle yapılmasını düzenleyen kanunun, Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmesinden itibaren gazetelerde korku dolu hikâyeler okumaya başladık. Sezaryene çok geç kalındığı için ölen annelerin, çocukların hikâyeleriydi bunlar. Doktorlar ve gazeteciler bizi uyardılar daha da fazlası olabilir diye....

Devamı…

Bitmeyen çocukluk, erken yetişkinlik ve yeni kapitalizm

Yakınlarda Türkiye televizyonlarında izlemeye başlayacağımız “Çaresiz Ev Kadınları” adlı dizinin temizlik hastası, çocuk yetiştirme üstadı, mükemmel ama çok mutsuz ev kadını annelerinden birisi erken gençlik çağlarındaki oğlunun yeni aldığı arabasıyla yaşlı bir kadını ezip komaya sokması sonrasında oğluna terapiye ihtiyaç duyup duymadığını soruyordu. Belli ki, bir insanı neredeyse öldürmüş olmaktan hiçbir sorumluluk ve suçluluk duymayan oğlunun terapiye değil, yeni bir arabaya ihtiyacı vardı. “Neden buna üzüleyim ki” diyordu oğlu, “o bütün hayatını yaşamış yaşlı bir kadın, benim önümde ise koca bir hayat var ve bu hayatı arabamı kullanarak geçirmek istiyorum, önüme çıkan dikkatsiz yaşlıların bunu engellemesinden de hiç hoşnut...

Devamı…