Prof. Selahattin Dilidüzgün anlatıyor: Edebiyat eğitiminden ne anlamalı?

7 Ocak 2013 - Yazar: Alıntı - Kategoriler: Anasayfa, Genel, Haberler, Slider

Günışığı Kitaplığı, 15 Aralık 2012 tarihinde Irmak Okulları’nda “Eğitimde Edebiyat” başlıklı bir seminer düzenledi. Prof. Dr. Selahattin Dilidüzgün‘le birlikte gençlik edebiyatının değerli yazarları Behiç Ak ve Müge İplikçi‘nin de katıldığı seminerde edebiyatın bir çocuğun hayata hazırlanmasında nasıl bir rolü olabileceği konuşuldu. Günışığı Kitaplığı’nın da izniyle seminerde konuşulanları ilginize sunuyoruz.

İlk metnimiz Prof. Dr. Selahattin Dilidüzgün’ün “Edebiyat Okurluğu: Farklı Türler, Farklı Okumalar” başlıklı sunumu. Yarın ve sonraki gün ise Behiç Ak ve Müge İplikçi’nin metinlerini paylaşacağız…

Bu sene TÜYAP Kitap Fuarı’na gittiğimizde bir umut doğdu içimizde; çok kalabalıktı, önceki senelere göre gerçekten çok kalabalıktı…

“Edebiyat okurluğu, farklı türler farklı okumalar” başlığını belirlediğimizde, bunun altını nasıl doldururum diye düşündüm. Evet, gerçekten edebiyat okurluğunu önemsiyoruz ki buradayız. Hepimiz Türkçe edebiyatla uğraşıyoruz. Ama okur olmayı daha çok önemsiyoruz. Peki gerçekten bizim ülkemiz edebiyat okuru olan bir ülke mi? Yani, yok dersek büyük haksızlık olur. Bunca kitap nereye gidiyor? PISA hepimizin diline pelesenk oldu tabii, ama sadece PISA’yı anmak istemiyorum. Çıktılara bakmamız gerekiyor. Sekiz yıldan on iki yıla çıkan zorunlu eğitimin sonunda bizim çıktılarımız ne olacak? Gerçekten edebiyat okurluğunun kendisi amaç mı, yoksa edebiyat okuru olmak daha fazla duyabilen, daha fazla duyumsayabilen, daha nitelikli düşünebilen birey olmak için bir araç mı? Eğer eğitim düzeneğimiz, okul türü öğrenme dediğimiz, okulda yüz yüze gerçekleştirdiğimiz eğitimler Türkçe edebiyat dersini gerçek anlamda amacına ulaştırırsa, okur olmak amacına ulaştırmaktan çok, daha nitelikli düşünen, düşünebilen, eylemlerini duygu ve düşünceleriyle yönlendirebilen bireyler yetiştirmesi lazım.

Farklı türler, evet farklı türler, farklı okumalar gerektirecek. Bir biyografiyi, fantastik bir kitabı okuduğumuz gibi okumuyoruz. Ama bunun için öncelikle, bir temel yaratıcı okuma bilincinin eğitim düzeneğimizin içine kazandırılması gerekiyor. Bu olmadıkça, biraz havanda su dövecekmişiz gibime geliyor. Milli Eğitim Bakanlığı’nın (MEB) bütün dokümanlarına baktığımızda, öğretim programlarına baktığımızda, okullarımıza baktığımızda, hepimizin dilinde bir edebiyat öğretimi kavramı dolaşıyor. Yani bunun aşinası olduğumuz bir kavram olduğunu düşünüyorum. Peki, edebiyattan ne anlıyoruz? Böyle konuşmalara gittiğimde, ‘Sen ne yapıyorsun? Üniversitede sen neredesin?’ diye sorduklarında, ‘Ben edebiyatçıyım,’ demekten biraz ürküyorum. Çünkü ‘Edebiyatçıyım,’ dediğinizde, çok saygı duyduğum, gerçekten çok da zor bir alan olan edebiyat tarihçisi zannediyorlar beni. Şimdi, edebiyat tarihi çok zor, çok saygı duyduğum bir alan. Gerçekten bu alanda çalışan öğretim elemanlarımıza gıptayla bakıyorum. Ama edebiyat tarihi belleterek, edebiyat okuru yetiştiremeyeceğimiz kesin. Liseye gittiğim yıllarda, olasılıkla sizler de öyle, biz ağırlıklı olarak edebiyat tarihi belledik. Edebiyat tarihi öğrenelim, öğrenmeyelim diye bir kaygım yok. Kesinlikle kendi kültür değerlerimizi, yazarlarımızı, yapıtlarımızı, hangi düşüncelerin egemen olduğunu, hangi biçimlerin öne çıktığını kesinlikle bilmemiz gerekiyor. Ama binanın temelini kurmadan çatısını yaparsak, bina çöküyor. Bu nedenle PISA’da biraz aşağıdayız. Bu nedenle, yaptığımız bilimsel araştırmalar ortaya çok aydınlık tablolar koymadı. …Eğitim içerikleri gerçekten akademik anlamda düzenlendiği takdirde, bugün benim burada söyleyeceğim birkaç tümceden sonra sanıyorum umutlu olmamız için yeterli neden olacak.

Edebiyat eğitiminden ve öğretiminden ne anlamamız gerekiyor? Edebiyat eğitimi, aslında çok kaba deyimiyle, insanlara edebiyatla içli dışlı olmayı, edebiyat okuru olma becerisini kazandıran bir akademik alan. Alt başlıklara da girersem akşama kadar beni dinlemek zorunda kalırsınız. Ama ana hatlarıyla ifade edersek, ben öyle bir ders yapmalıyım ki, (Türkçe dersinden söz ediyorum. Liseye geldiğimizde tabii ki edebiyat tarihini de konuşacağız,) 8 yıllık eğitimin sonunda ben, konuşan, dinleyen, okuyan, yazan bir birey yetiştirmiş olmalıyım. Eğri oturup doğru konuşalım: İyi örnekler mutlaka var, ama genel çizgiye baktığımızda o kadar da iyi bir yerde değiliz.

Bunları bir eleştiri olarak söylemiyorum; var olanları tespit için söylüyorum. Ülkemizde edebiyat öğretimiyle edebiyat tarihinin karıştırıldığını söyledim. Şimdi MEB’in ders ve öğretim programlarına baktığımızda, soruyoruz, MEB ne bekliyor? Son derece doğru yazılmış tümceler var. MEB’in Türkçe dersi için yazdığı tümceler, Türkçe eğitimi alanından şunu beklediğini belirtiyor: “Okuyan, konuşan, yazan, dinleyen, eleştirel olarak okuyan, yorumlama gücü yüksek, karşılaştırabilen, yeni sonuçlar çıkartabilen bireyler yetiştireceğim.” Bu dersin yardımcı bir sürü alanı var. Edebiyat bilgileri gibi, dilbilgisi gibi, kesinlikle onları kompakt bir biçimde bu alanın içine sokmak zorundayız. Programlarda bu saptamalara ilişkin hiçbir eleştirimiz yok, son derece doğru yazılmış diye düşünüyorum.

Peki, okumak diyoruz. Ama hangi okumak? Az önce söylediğimiz, eğitim sistemimizi kuşatmış olan, bence çok da tehlikeli bir kavram var: Türkçe’de evetleyerek okumak, onaylayarak okumak, sorgulamadan okumak dediğimiz, ‘afirmasyonlu okuma’ diye bir kavram var. Şimdi buna alıştırıldığımız zaman, ne yazık ki şöyle bir tehlike ortaya çıkıyor: X yazarın metninin yorumu, ana fikri şudur. Zamanında birisi yazmış, biz onu yüzde yüz doğru bir yaşam dersi olarak alıyoruz. Bunu istemiyoruz. O sadece yazarını ilgilendiren, o yorumcuyu ilgilendiren bir yorum. Bizim istediğimiz, biraz daha ilerde bir eleştirel okur yaratabilmek. Çünkü az önce dedik ya, edebiyat okuru olmak sadece bir amaç değil, aynı zamanda araç.

Kaşağı’nın öğrettiği

Yıllarca bize şu öğretildi. Ben de çok eleştirdim ama şimdi tersini söylüyorum. Akademisyenler de değişmek zorunda. Ben 1966’da ilkokula başladığımda, üçüncü sınıf ders kitabımızda herhalde Ömer Seyfettin’in Kaşağı’sını okurduk. Sonra ben bu işlerle uğraşınca dedim ki, “Ya hâlâ mı bu var? Niye var? Olmaz böyle şey.” Oturdum, bir seneden fazla kafamda taşıdım Ömer Seyfettin’i, Kaşağı’sını. Ömer Seyfettin’e çok büyük haksızlık yaptığımızı anladım. Neden biliyor musunuz? Ömer Seyfettin’in kitabının içinde zaten şöyle yazıyor: “Gördüğünüz gibi çocuklar, Ömer Seyfettin yalan ve iftira etmenin ne kadar kötü bir şey olduğunu söylüyor.” Aklıma takılan şuydu, bu herkesin bildiği, yasalar önünde yasak olan bir şey. Yani ben birine yalan söyleyip birini zarara uğratırsam, yasa beni cezalandırıyor. Geleneklere, törelere gidin; çok ayıptır yalan söylemek. Dinlere gidin; bütün dinlerde büyük günahtır yalan söylemek. Neden Ömer Seyfettin’i bu kadar küçültelim? Çok kafama taktığım için, bunu böyle parantez içinde anlatmak istiyorum.

Çocuk suçluluğu üzerine çok okuma yaptım ve şunu gördüm. Buna ‘früstrasyon’ diyorlar, yani duygusal kırıklık. Oradaki çocuğun neden bu kadar öfkeye kapıldığını anlamak aslında hiç zor değil. Metin önümüzde duruyormuş, ama ıskalamışız. Yazdığım bir bilimsel makale yayımlandı, her isteyene de ulaştırabilirim bu makaleyi. Früstrasyon’un yani duygusal kırıklığın bilimde, psikolojide dört tane nedeni varmış: Anneden uzak kalan çocuk, babası ilişki kurulamayacak kadar otoriter olan çocuk, çocuğu özendirme ve yasaklama, çocuğa güven duymama. Bu dört öğe varmış. Şimdi bu dört öğe, Ömer Seyfettin’in Kaşağı’sında var. Bunun rastlantı olduğunu söyleyebilir misiniz? Ömer Seyfettin aslında çocuğun yalan söylemesinin nedeni olarak, annenin babanın yanlış eğitimini söylüyor. Çünkü adam, Fransızca öğrenmek için iki sene İzmir’deki bir Fransız pansiyonuna kapanıyor. Amacı, batılı dünyanın nasıl eğitim yaptığını öğrenmek. Zaten kendi babası da asker kökenli, sert bir adam. Ve doğal olarak sonuç şuraya geliyor. Anneler babalar, çocuğunuzun ölmesine siz neden oluyorsunuz.

Şimdi edebiyat öğretiminden burada ne beklememiz gerekiyor? Biz eğer Ömer Seyfettin’in metninin arkasına, bu metnin ana fikri budur diye yazmasaydık, biz eğer ki, ‘Senin annen nasıl? Seni de çok yalnız bırakıyor mu? Babanla ilişkin nasıl? Baban sigara içiyor, seni sigara içerken görürse ne yapar?’ diye sorgulasaydık, özendirip yasaklayan ya da çocuğa güvenmeyen anne babaya karşı biriken bu müthiş öfkenin nedenini biz edebiyat öğretimiyle çözebilirdik. Onun için diyoruz ki, Türkçe ve edebiyat öğretimi, aslında ham insandan bir birey yaratma sanatı. Burada Türkçe öğretmenlerime büyük bir sorumluluk yüklemiş oluyorum, ama bunun doğru olduğuna yüzde yüz inanıyorum. Çünkü hepimiz okul türü öğrenmeye niye gidiyoruz? İşte bu ham insandan, daha nitelikli bireyler ortaya çıksın diye. Amaca ulaşmıyorsa bir yerde bir terslik var demektir.

Bir metni anlamak

Şimdi bir dilin en seçkin, en yaratıcı kullanıldığı alan, hiç kuşku yok ki sanat-edebiyat ürünleri. Şimdi ne yapacağız? Yani, bu az önce söylediğim lafları biz nasıl sistematize edeceğiz? Sizleri kuramla boğmak istemiyorum, ama edebiyat metinlerinde biz somut değil daha çok soyut anlam düzeyiyle ilgilenmeliyiz. Yani iki tane düzlem var demek ki. Birincisi, somut anlam düzeyi. Okuduğumuz hikaye tamamen yalan, tamamen palavra. Öz yaşam öyküsü olsa bile palavra. Bir de bu metnin oluşmasına, edebiyatın da tanımında olduğu gibi, neden olan duygu ve düşünceler var. O duygular düşünceler nedeniyle bu kurmaca yapı oluşturuldu. Bu kurmaca yapının altındaki temel, yani soyut anlam düzeyindeki kavramları bulmak gerek. O metnin yazılmasına neden olan asıl o kavramlardır. Öğretimde atladığımız nokta bu. Biz somut anlam düzeyindeki parçalarla metnin analizini yapmaya çalışıyoruz. Halbuki her öğretmen, her ders kitabı yazarı, soyut anlam düzeyindeki kavramları çözüp bu kavramlarla öğretim yapsa, alıştırmalarını düzenlese, çocuk kendi kendine bir yere ulaşıyor.

Ben derslerde hep şu örneği veriyorum. Metnin ana fikrine ulaşmak çok zor bir şey; büyük bir eşik. Ben alıştırmalarla, yani soyut anlam düzeyindeki kavramlarla küçük eşikler kurmalıyım. Her öğrenci kolay atlayabilmeli. Ve son basamağa geldiğinde, o ana fikir denen şey ne illet bir şeyse, her öğrenci oraya kendi kendine ulaşmalı. ‘Ben buldum’u yaşayan öğrenci, estetik hazzı yaşıyor. Ancak haz duyduğumuz şeyler alışkanlığa dönüşür. Sigara paketlerinin üzerinde ‘sigara öldürür’ yazıyor. Durup dururken niye kendini öldürsün? Haz duyduğu için alışkanlığa dönüşüyor. Haz duyulmayan şeyler alışkanlığa asla dönüşmeyecek.

Akşit Göktürk’ün sözlerini çok önemsiyorum. Türkçe edebiyat öğretimcileri için ilk iş, metnin temel kavramlar örgüsünü bulmak. Bunu yapmazsak PISA’da hep arkada olacağız, hiç merak etmeyin. Ders kitapları içerikleri konusunda bunun için çok umutlandım. Ben, perdede gördüğünüz gibi biraz şematize etmeye çalıştım. Buradaki farklı renkler, metnin içerisindeki farklı kavramları çağrıştırsın. Önce bu kavramlara ulaşıyoruz. Bu kavramların ortak bir noktasını bulduğumuz zaman, ana fikre, ana düşünceye zaten hemencecik ulaşabiliyoruz. Çok basit. ‘Ben buldum’ u yaşaması lazım insanın. Öğrencilere sorduğumuz en haksız soru, “Hadi şimdi bu metnin ana fikrini bulun”. Acımasız bir soru. Bir de tabii, “Özet çıkarın”. Bu da çok acımasız bir soru. Hatırlıyorum da, ilkokulda metni birer tümce atlayarak yazdığımız zaman, özet çıkardığımızı zannediyorduk.

Yüzeysel yapıdaki, yani yalan olan, kurmaca olan hikayeyle sınırlı kaldığımızda, metnin estetik keyfini yaşatma olanağımız siliniyor. O zaman çok da bir şey bekleyemiyoruz. Bunu örneklemek istiyorum. Afirmasyonlu okumanın nedeni, böyle alıştırılmış olmamızdır. Evet, yazar söylüyorsa doğrudur. Hayır, ben o yazarın yorumuna katılmak zorunda değilim. Ömer Seyfettin böyle söylüyor; hayır ben öyle düşünmüyorum. Ahmet Haşim’in Merdiven şiiri neyi anlatır? Adamcağız bakmış, sular sararmış, güneş batıyormuş, merdivenlerden çıktıkça yaşı gidiyormuş, şu oluyormuş bu oluyormuş. Metnin kendini asla bilmeyiz, ama yorumunu hepimiz biliriz. Burada bir terslik var. Asıl amaç olan metin yok ortada, ama yorumu var. E o zaman atalım metinleri, üniversitede birileri yorum yazsın, biz yorumlarını belleyelim, bu edebiyat öğretimi olsun. Böyle bir çarpıklık olur mu? Var, vallahi var.

İşin sırrı şurada, bir metni ilk kez okuduğumuzda, bizim belleğimiz metne sürekli sorular soruyor. Hiç farkında olmadan, bilinçaltından sorular soruyor. Bu şekilde soru sormayı ve tutarlı cevaplar almayı sistematize edersek ne âlâ. Ama etmezsek, yüzeysel yapının o somut düzleminin üzerinde anlatılan yalandan parçacıklarla yetinirsek, metinden ilk edindiğimiz görüntü perdeye yansıyan şu görüntü olur. Bunu görüyor musunuz? Zor bir metni ilk okuduğumuzda, ilk gördüğümüz budur. Eğer öğretmen metnin soyut anlam düzeyindeki kavramlarına ilişkin güzel alıştırmalar hazırladıysa, çocuklar doğru sorular sormayı ya da doğru alıştırmaları doğru yapmayı bilir.

Şimdi sahneye yansıttığım fotoğrafta ne görüyorsunuz bilmiyorum ama, ben bildiğim için daha çok şey görüyorum. Ben hazırladım çünkü. Bir bayan var, biraz şaşırmış gibi, güzel, çirkin nasıl? Saçı ne renk? Gözü ne renk? Görebiliyor musunuz? Güzel bir kıza benziyor, olasılıkla güzelce bir kız. Peki, şimdi ilk okuduğumuzda metin bize böyle görünüyor. Eğitim ve okuma sürecinde eğer ki doğru sorular, güzel sorular metni keyifli bir hale dönüştürebilirse, birazını daha anlarım. Geri dönüp bakarım, biraz daha anlarım. Bu süreci biraz ilerletiriz, biraz daha anlarım. Şimdi, anlaya anlaya buraya geldim. Bu tabii çok sembolik bir şey ama, asıl söylemek istediğimiz şey şu; ilk okumayla eleştirel okuma süreci arasında bu kadar bir fark var. Neden bunla yetinelim? Eğitim sistemimiz çoğunlukla birinci ya da ikinci resimle yetiniyor, çünkü arkasından zaten birisi gelip diyor ki; gördüğün gibi burada bunu anlatıyormuş. E o zaman ben niye zahmet edeyim. Bunun çok deneyini yaptık; öyle bir oluyor ki, biz bir haz eşiğinden düşüyoruz. O düştüğümüz yerde ‘Vay anasını!’ sürecini yaşıyoruz. ‘Vay anasını!’ dediğimizde buraya geliyorsak, gerçekten büyük keyif alıyoruz. Daha iki gün önce master seminerimizde Oğuz Atay’ın Unutulan metni üzerine konuştuk. Ben hâlâ ‘Vay anasını!’ sürecini yaşıyorum. Oğuz Atay’ın Unutulan’ını her okuduğumda başka bir yerini görüyorum. Çünkü başka sorular sormaya başlıyorum, başka sonuçlar almaya başlıyorum.

Estetik haz

O zaman diyoruz ki, aslında okuma eğitimi, edebiyat eğitimi, söylenenden yani yüzeysel yapıda söylenenden aslında kast edilene gitme sürecinde bir araçtır. Kast edileni mutlaklaştıramayız, çünkü bugünkü edebiyat ve sanat anlayışında metnin bir tane donmuş anlamı olması mümkün değil. Edebiyat öğretimi dersleri, söylenenden kast edilene gitme sürecinde sadece bir araç. Bunu yaptık yaptık, yapmadık bugünkünden çok fazla bir şey değişmeyecek.

Başta görünmeyeni, çok bulanık görüneni, metin içi bağlantılarla sezinleyen okur ya da öğrenci, bu sırada estetik haz dediğimiz süreci yaşayabilir, yaşatmalıyız. Öğretmenler olarak, ders kitabı yazarları olarak hepimizin boynunun borcu. Ancak bundan sonra bir alışkanlıktan söz edebileceğiz.

Çok kısa bir örnek vereceğim. Burada benim bir sürü öğrencim var, olasılıkla biliyorlar bunu: Bir metin var önümüzde, çok kısa bir metin. Böyle bir metin üniversiteye gelmiş Türkçe bölümü öğrencilerine çok da ulaşmadı. Bu metnin ana fikri nedir? Ben yazmadım tabii ‘Ana fikri budur,’ diye. Ders kitabında yazıyorlar ya yazmadım. Biraz acımasızlık ettim. Hatta, ‘Biz lisede hiç böyle şeyler görmedik. Bu adam ne anlatıyor bize? Saçmalıyor,’ diyenler de olmuştur.

Anlattığımız şeyleri biraz somutlayalım diye çok kısa bir metin getirdim. Bir kere, zaten başlık kendini ele veriyor, eski ve yeni meslekleri anlatıyor. Tamam, çok güzel, eski ve yeni meslekler. Hatta sıralama yapmış. Fırıncı, kasap, urgancı, eldivenci. Ama hep, metnin sizin için en’leri nerede, diye soruyoruz. En saçma, en güzel, en şaşırtıcı, en tuhaf ve diğer en’leri bulmamız lazım. Öğrenciler, “Çok güzel sıralama yapmışsın ama biz elma, armut derken bile virgül koymayı öğrendik. Neden sen virgül koymadın?” diye düşünüyorlar. Hadi ben çevirirken yanlış yaptım diyelim, benim dilbilgisi bozukluğuma verin ama bunu yapmam, yazar da yapmaz. O zaman bu noktadan bir kavram çıkartmamız lazım. Neden virgül yok? Şimdi bunlar sizlere çok basit şeyler gibi gelebilir ama ders kitaplarının en güzel metinleri bile nasıl katlettiğini, geçen hafta Okan Üniversitesi’nden hocamla birlikte Cemal Süreya’nın Aritmetik İyi Kuşlar Pekiyi kitabından alınan Issız Ada metni üzerinden gösterdik. Neden virgül yok bilmiyoruz. Eski ve yeni meslekleri sıralamış. Ben de yaparım bunu. Eskilere dair semerci, bakırcı, kalaycı; şimdilerden AVM’ler var. Bunları ben de sıralarım.

Ama bir an geliyor, her sınıftan bir öğrenci mutlaka çıkıyor ve “Hocam bir tekrar var. Burada gardiyan cellat var, burada da gardiyan cellat var,” diyor. “Bir tekrar var. Bundan ne üretelim?” diye soruyoruz. Lafı çok uzatmayalım, temel kavramlar örgüsü nedir? Bir kere bakmaya çalışıyoruz. Belli başlı anlatım öğeleri, eskiyle yeni sıralanıyor. Hayır sıralanmıyor. Aslında eskiyle yeniyi daha rahat karşılaştıralım diye iki tane öbek oluşturuyor. Paket, sepet oluşturuyor. Ama sıralama yapmıyor, sıralama yapsaydı belki başka bir şey olacaktı. Eskiyle yeni arasında virgülün olmayışı olasılıkla böyle açıklanacak. Buna ilişkin alıştırma yaparsam bu metnin şansı var. Peki, eski neden eski, yeni neden yeni? Yani durup dururken bir şey eskimiyor. Neden metinde eski mesleklerde asansör kullanıcısı yok da yenisinde var? Neden var? Çünkü yüksek binalar yapmışız. Niye yapmışız? Yatay yapsaydık binaları, yapmadık. Çünkü kentleşme olgusu gelmiş; sanayi, eğitim bir sürü şey iç içe gelmiş. O zaman toplumda bir sürü başka dinamikler işlemiş. Küçücük, üç satırlık bir metinle üç saat ders yaptığımızı çok iyi hatırlıyorum. Buradaki gibi böyle hızlı hızlı değil; bu metnin her parçasıyla dakikalarca uğraşarak çalıştık. Ondan sonra ben şunu fark ettim ki, bu estetik haz sürecini yaşayan, ‘Vay anasını!’ diyen çok öğrencim oldu. Zaten ondan sonra bu süreci, ‘Vay anasını!’ deyişiyle betimledim.

Şimdi eskiyle yeniyi belirleyen ne? Bir kere gelişme var. Mutlaka zenginleşiyor insanlar, devletler ve toplumlar. Bilimsel gelişmeler oluyor, buna bağlı olarak teknoloji gelişiyor. Daha rahat, daha uygar bir yaşam amaçlanıyor. Uygarın altını çizmek lazım. Buna göre, yaşamın bütün sorunlarının giderek azalması gerekiyor. Çünkü teknik bilgimiz artıyor, bilim ve zenginlik sayesinde her şeyi kolaylaştırıyoruz. Her şeyin basit olması lazım. Amaç sıralama değil, öbek yaratma, dedik. Yinelenen öğeleri, gardiyan ve cellatı ne yapacağız bilmiyorum. Hâlâ cevap veremedim. Aslında eskiyle yeni arasındaki en belirleyici şey, uygarlıkta bir atlayış. Daha uygar, daha rahat, daha kolay, daha yaratıcı, daha hızlı, daha daha daha ve böyle gidiyor. Ama metne göre ki bu doğru olmak zorunda değil, insanın basit, en basit egolarından birisi, suç işleme ve suça ceza verme olgusu olasılıkla hiç bitmeyecek. Teknik bilgi artıyor. İnsan zenginleşiyor, uzaya gidiyor, denizlerin dibine iniyor, kalp cerrahı insanın içine girip kılcal damarı değiştiriyor. Eskiden, karnı ağrıdı öldü diyorduk. Yani insan bilim ve teknolojiyle hem mikro hem makro düzende evreni kuşatmaya çalışıyor, ama insanoğlu bir hatayı hep işleyecek demek ki. Düzen de bu cezayı infaz etmekten kendini alıkoyamıyor. O zaman bu konuda biraz yarı yolda kalıyoruz gibime geliyor. O zaman bu metin, insan yaşamı giderek uygarlaşmasına rağmen, insana ait en basit dürtülerin, egoların, eğilimlerin binlerce yıl öncekinden hiç de farklı olmadığını ifade ederek, ‘uygarlaşarak o kadar büyük bir şey olduğunu zannetme’, diye insanoğluna bir tokat atıyor. Bir uygarlık eleştirisi yapıyor. Bu şekilde küçük parçalarla bir yere ulaştığımızda, biz öğrencilerimizle bu ‘Vay anasını!’ sürecini yaşadığımızı düşünüyoruz. Edebiyat öğretiminin temelinde yüzeysel değil, derin yapı kavramlarını alıştırma konusu yaptığımız anda daha nitelikli bir edebiyat öğretimi yapacağımızı söylüyorum. Teşekkür ediyorum.

Tümünü gör