Meselemiz çocukların da okuyabilecekleri kitaplar hakkında konuşmaktı. Hatta devamında çocuklar ve okumak sözcüklerini yan yana getiren bir yazarımız olsun istedik. Derdimiz kitap eleştirisi değildi. Asıl mesele bu alanda olması gerekenler, yanlış bildiklerimiz vs. hakkında bizi bilgilendirecek, tartışmalar hakkında kafa yorarken tecrübesine, ilgisine güvenebileceğimiz birini bulmaktı. Günışığı Kitaplığı’nın kurucusu Mine Soysal’a gittik. İlk aklımıza gelen o oldu, çünkü Günışığı Kitaplığı yayın hayatına başladığı 1994 yılından bu yana çocuklara hitap eden yazınsal metinlerin niteliğinde çok ciddi bir yükselişi hem kendi kitapları hem de bu kitaplarla “sektör”de yarattığı rekabetle adeta tetiklemişti. Bu röportaj biraz da yeni yazarımızı okurlarımızla tanıştırmak için yapıldı. Bu söyleşide benim sorularımı cevaplayan Mine Soysal, bundan böyle sizlerden gelen soruları cevaplayacak. Çocuk, kitap, okumak, edebiyat meselelerine dokunan her alanda kendisiyle düşüncelerinizi paylaşabilir, sorularınızı [email protected] adresine iletebilirsiniz…

Günışığı nasıl başladı?

Başından beri birlikte çalıştığım Müren Beykan ve Hande Demirtaş ile 1996 yılında Günışığı Kitaplığı’nı kurduğumuzda, Türkiye’de nitelikli çocuk ve gençlik edebiyatı cılız bir alandı. Esas olarak insanların kitap okuması gerektiği çok konuşulurdu -ki her zaman genel anlamda çok konuşulur bu konu. Ama çocukların okuyabileceği keyifli, baştan çıkarıcı, hani elinden bırakmak istemediğin güzel kitapları bulmak o kadar kolay değildi. Kitap diye sunulanlar genellikle oradan buradan derlenmiş bir takım eski öyküler, klasikler ve aslında büyüklerin dünyasından çekilip çevrilmiş olan çeşitli kitaplardı. 1980’li yılların değiştirdiği Türkiye’de okuma hevesi, okumaya yakın olmak geride kalmaya başladı. 1990’lara geldiğimizde çok başka türlü bir Türkiye’de yaşıyorduk ve aslında ekonomik ve maddi gerçeklikler, kitapları ve kitabın temsil ettiği gerçekleri epeyce örselemişti. Böyle bir ortam bizim gibi kitapla büyüyen, kitapla büyümekten öte kitabı hayatının doğal bir parçası olarak gören insanlar için tuhaftı. Bizim elimizde öyle çok büyük kitaplıklar yoktu öğretmenlerimiz bize kitap önerirdi, ‘al şunu oku’ diye dayatmazlardı. Ama kitabın önemsendiği bir kültürde büyümüştük bizler. Kitapsız yaşam zamanla tuhaf bir boşluk duygusu, tuhaf bir topallama yarattı bizlerde. Yayıncılık benim için çok eski bir hülya… Bunu gerçekleştirmeye cesaret ettiğimizde dedik ki, ‘Her işin başı çocukluk; yayıncılık serüvenine girişeceksek buna çocuklar için, gençler için cesaret etmeliyiz’. Öyle başladık ve bu seçimi hep çok önemsedik. İlk andan itibaren ne kadar doğru bir karar verdiğimizi, Türkiye’de hiç yapılmayan uzmanlık yayıncılığı konusunda aslında ne kadar önemli bir boşluk olduğunu gördükçe de daha dirençli hale geldik. Piyasa koşulları, ekonomik koşullar, başka koşullar bizi zorladığı halde inatla 16 yıldır sadece çağdaş çocuk ve gençlik edebiyatı yayımlayarak ayaklarının üzerinde durabilen bağımsız bir yayınevi olabildik. Günışığı Kitaplığı’nın esas başlangıç öyküsü, ülkenin öyküsüyle bu anlamda çok bağdaşık.

1980’lerin okuma alışkanlıklarımız üzerindeki etkisini biraz açar mısınız? Ne oldu da bu dönem kitaplarla aramıza girdi bu kadar?

1980’lerden önce kitap insanın en olağan kullanım gereçlerinden biri olarak daha doğal bir varlık alanına sahipti yaşamda. Üniversitede farklı görüşlerden insanlarla tartışıp bir yerde tıkandığım zaman koşarak o gece kitaplığıma dalıp bir-iki kitabı hızla okuyup bazen tarayarak ‘ben nerede yetemedim, neden o tartışmada sessiz kaldım, susakaldım’ diye müthiş bir doğallıkla kullanırdım kitapları. Üniversite ya da halk kütüphanelerine girip çıkmak olağandı 1980 öncesi dönemde. Çeşit yoktu, ama olanı kullanma eğilimimiz çok güçlüydü. Kitap okumayı olağan bir şey olarak yaşardık. Okumayana acayip bakardık, niye okumadığını anlamaya çalışırdık. Aradaki fark şu: 1980 sonrasında tahtayı sildiler ve o arada kitabın duygusunu da sildiler. İnsanların hayatındaki bu olağanlık duygusunu sildiler ve böylece 1990’lardan itibaren gelişen, değişen dünya pazarları, dijital teknolojilerin yükselmesi vb. her şeyle beraber o tahtaya her gelen bir şey çizdi. 1990’lar da öyle geçti. 2000’lerde tekrar bir belirlenme, sakinleme oldu ve orada kitap büyük bir atak yaptı. O atağın sahibi de kendi alanında uzman yayınevleri, editörler, çevirmenler, yazarlar. Onların kendilerini silkelemesi ve toparlamasıyla her alanda gerçekten nitelikli ve sayısal olarak da daha çok kitap çıkmaya başladı. Bu süreçte 1980’lerin bulanıklığı bir nebze temizlendi. O bulanık dönemde, 1980 ve 1990’larda şöyle bir arıza daha var: Özellikle çocuk ve gençlik edebiyatı alanında, bu alanın ölçütleri üzerine kafa yoran, uzmanlığa birincil derecede önem veren yayınevleri henüz olmadığı için ‘çocuktan bahsediyor ya da çocukça bir şey anlatıyor’ diye önüne gelen her kitabı yayınlayıp çocuğa okutabileceğini sanan bir yayıncılık anlayışı hâkimdi. 1980’lerin ve 1990’ların çocuk ve genç okura verdiği en büyük zarar bu oldu. Gerçekten ortada berbat bir kitap grubu var. Ben onlara “ sözde kitaplar” diyorum. Yazanların da büyük bir çoğunluğu bu ülkede uzun yıllar eğitimcilik yapmış, çocuğa uzun yıllar emek vermiş insanlar. Emekliliklerinde de ‘ben bu çocuğu iyi bilirim, ona güzel güzel öyküler anlatırım’ deyip çocuklara bu şekilde hayatı öğretebileceklerini düşündüler. ‘Yatmadan evvel dişlerimizi fırçalamamız lazımdır, tuvalete gitmemiz lazımdır’ gibi gerçekten hayatı belletmeye, öğretmeye niyetlenmiş didaktik metinler çıkardılar. Yayınevlerine yolladılar ve yayınevleri de ‘aa ne kadar güzel!’ deyip yayınladılar. O aradaki yaklaşık 20-25 yıllık bu hasarlı, daha doğrusu edebiyat olmayan çocuk kitapları grubu epey bir karışıklığa, bulanıklığa neden oldu ki, biz onların hâlâ etkilerini hissediyoruz. Kim yaşıyor onların etkilerini? Çocuklar. O kitapları ellerine alıp ‘Ben bu kitabı okumak istemiyorum!’ diyen çocuk, bugün de kitap okumuyor ve o çocuklar bugün ülkeyi yönetiyorlar. Çoğunluğu anne baba şu anda. 1980’lerde ilköğretim ve lise hayatını yaşamış olan insanlar şu anda subaşlarındalar.

Peki siz çocukluğunuzda nasıl bir okurdunuz? Çocukluğunuzda edindiğiniz okuma alışkanlıkları Günışığı Kitaplığı’nda etkili oldu mu?

Şu anda birlikte çalıştığım, Günışığı Kitaplığı’nın yayın yönetmeni Müren Beykan benim ablam. Müren ve büyük ablam Müjgan Özçay ne kadar çok kitap okuyan mükemmel birer öğrenci idiyseler, ben de o kadar berbat bir öğrenci ve kitap okumaktan uzak bir çocuktum. Biz İstanbul gibi bir kentin göbeğinde meyve bahçelerinde büyüdüğümüz ve yılın 6 ayı neredeyse sudan hiç çıkmadığımız için, bu edilgen davranışı bana hangi neden yaptırabilecek, anlayamıyordum. Nasıl oturup da birkaç saat kitap okuyacağım? Bunu düşünmem bile mümkün değildi. Bir yandan da çok imrenirdim ablalarıma ve arkadaşlarıma. Bugün on binlerce çocuğun yaşadığı şeye o yüzden kendimi çok yakın hissederim. Ama zamanla işler değişiyor. Hayata bu kadar tutunabilen bir çocuğun edebiyatla yakınlaşmaması, önüne özellikle engeller koymazsanız, köprüleri aşıp öbür yakaya geçmemesi mümkün değil. Engeller koyarsanız veya kötü kazalara neden olabilecek bir takım olumsuz örneklerle yolunu keserseniz, onun için hayatı da zorlaştırmış olursunuz. O konuda şanslıydım. Ablalarım Kadıköy Maarif Koleji’nde okuyorlardı. Ben o kadar berbat bir talebeydim ki, ailem çok hayal ettiği halde o koleje giremedim, düz liseye gittim. Her şey olması gerektiği gibi işliyordu ve çok memnundum hayatımdan. Çünkü bir sürü başka şey yapabiliyordum. Fakat onlar bu oyunu yemiyorlardı ve bana da arada sırada, Maarif Koleji’nin o mükemmel kütüphanesinden kitaplar getirip lokma gibi koyuyorlardı önüme. ‘Bak bunu bir dene, bunu bir oku, belki işine yarar, belki ilgini çeker’ diyorlardı. Kapağını açıp bakardım… Böcek görmüş gibi yüzümü buruşturup, ‘çok sayfalı, çok küçük yazılar’ gibi bahanelerle okumazdım. Onlar da geri götürür, 15-20 gün sonra bir tane daha getirirlerdi. Bir gün o lokmalardan birini yedim. Orta Amerikalı yazar Mazo de la Roche’un Renny’nin Gençliği diye bir kitabını getirdiler. Klasikler kategorisinde son derece unutulmuş bir kitap. Çok uzun yıllar sonra Müren sahaflarda buldu ve alıp hediye etti bana. Şimdi kütüphanemde bir anıt eser olarak duruyor. Tekrar okudum. Taşra aristokrasisi içinde son derece karmaşık, sorunlu iki sülalenin iç içe geçmiş ilişkileri; aşklar, kavgalar, toprak hesapları vs. O romanın bana nasıl bir kavşak döndürdüğünü hakikaten anlamak mümkün değil. O çocuğun içinde bir düğme var ve o kitap o düğmeyi çevirdi. Ne olduğunu bilemem kimse de bilemez zaten. Ama benim düğmemi çeviren bu kitaptı. Hayretler içinde kaldım ‘aaa okudum ben bu kitabı!’ diye. Demek ki öykü diye bir şey var. Bana o kitabı okutan ne ablam, ne o cilt, ne o kitap… Hiçbir şey değil. Ama o öykü beni çok ilgilendirdi. Bir şeye takıldım ve onun peşinden iki gün üç günde okudum o kitabı. ‘Demek ki ben böyle durabiliyormuşum saatlerce, diğer insanlar gibiymişim’ demeye başladım. Ne tür kitapları sevebileceğimi anladım. Öykü bana bunu anlattı. Her kitabı sevmek zorunda değilim. Çikolatalı dondurma severim, başka dondurma yemeyi sevmem. Demek ki benim ‘çikolatalı’ kitaplarım var, iş onları bulmaktı. Tabii bunları bu bilinçle düşünmez bir çocuk, ama işin keyfi de orada zaten. O sürecin aslında nasıl işlediğini günün birinde daha iyi anlıyorsunuz. 1996’dan bu yana çocuklarla ne zaman konuşsam aralarında sözünü ettiğim düğmesine dokunulmamış çocuklar olduğunu görüyorum. Ama hepsinde var o. Böyle olunca da iş o düğmeyi keşfedip çevirmelerini sağlamaya kalıyor. Yetişkin dünyanın görevi bu.

Edebiyatın, ninelerin, dedelerin, mahallenin, komşuların hayatımızdan çekildiği, ilişkilerin giderek formalleştiği bir dünyada nasıl bir işlevi olabilir? Çocuk edebiyatı bu anlamda, asla tecrübe edilemeyecek kimi insanlık hallerine aşina olunabilecek bir alan olarak mı görülmeli?

Burada toplumsal gerçekliğimize ciddi bir şekilde karşı çıkmak zorunda kaldık biz. Çünkü bizim kültürümüz çok basit anlamda; büyüğün karşısında çocuğu konuşturmayan, soru sormasına engel olan ve ne zaman sesini çıkarsa onu tahkir eden bir yöne de sahip. En demokrat, en uygar aile bile çocuğunu bu tokattan koruyamaz Türkiye’de. Kendi korur, çocuk ilk kampa gittiğinde bu tokadı yiyiverir. Her şeyimize sinmiştir bu. Aslında edebiyatın temsil ettiği dünya, bütün özgürlükler, toplumun o an içinde yaşadığı kültür şemsiyesiyle müthiş bir şekilde belirleniyor. Biz ne dersek diyelim çocuğu, genci o şemsiyenin altında büyütüyoruz. Bu işe başladığımız zaman en çok anlatmaya çalıştığımız şey şuydu: Çocuk, bireydir; çocuğun edebiyat hakkı, yetişkinin edebiyat hakkı kadar önemlidir, ciddi bir konudur ve hatta daha da ciddidir. Yetişkin kötü bir kitabı okumayı reddeder, canı isterse eleştirir, hakkında yazar, çizer, konuşur. Bir daha o yazarın ya da yayınevinin kitabını almaz. Çocuğun, ilkgençlikteki insanın da bu hakkı vardır, ama bunu kullanmak konusunda toplum ona asla izin vermez. Bu denli ağır bir yapı içinde biz çocuk adına daha fazla titizlenmeyi seçtik. Ortaya 10 yıllık çok ağır bir hazırlık ve akademik anlamda bir araştırma, çalışma ve ölçüt geliştirme, yaş gruplarını anlama, standardize etme, dünya standartlarıyla ülkenin ihtiyaçlarını doğru anlamda bir araya getirme, oradan yepyeni bir sentez yaratma çabası çıktı. İstedik ki, dünya edebiyatından bir çeviri ya da Türkiye’den bir telif eser yayımladığımızda, Türkiye’deki bütün kesimlerden çocukların aynı coşkuyla okuyabileceği kitaplar yayımlamış olalım. Asla cinsiyetler ayrılmasın, asla eşitlik duygusunu bozacak en ufak bir alt okuma yaratmasın; ayrımcılığa, hoşgörüsüzlüğe, şiddete dair bir alt okuma asla barındırmasın. Bunu yapmaya başladığımız zaman aslında bunun hiç kolay bir şey olmadığını; Batı’da da çok çalışılmış bir takım kitapların beklenmedik şekilde ayrımcılığı, hoşgörüsüzlüğü, umulmadık bir şekilde aile içi şiddeti vs. en azından normalleştiren bir takım alt okumalara sebebiyet verdiğini gördükçe bizdeki çalışma akıl almaz bir hâle geldi. Gelen çeviriyi iki-üç ayrı kişiye kontrol ettirme, metinle Türkçe metnin bir aradalığının ya da gerçekte orada öyle mi söylenmek istendiğinin 40 defa sağlamasını yapma duygumuz gelişti. İlk on yılın sonunda, 2006’da Çıtır Çıtır Felsefe dizisini yayımlamaya başladık. O bizim için bir eşikti işte. Biz o diziyi yayımlamaya başlamadan önceki iki yılı o kitaplarla geçirmiştik. Sonra 2006’da her ay bir tanesini yayımlayarak 10 kitap yaptık. 2004’ün başından beri o diziyi okuyoruz, tartışıyoruz; güvendiğimiz eğitimci dostlarımıza danışıyoruz. Bize ilk söylenen şey “Ne, felsefe mi? Hadi canım, kimse okumaz!” oldu. Nasıl okumaz? Niye okumasın? Mümkün değil. Bu nasıl bir direnç? Fakat Günışığı Kitaplığı’nın doğasında bu var. Yapılamayacak şeyleri yapmaya alıştığımız için, bu büyük direnci gördükçe dedik ki, ‘Tamam, bu kadar olmaz dendiğine göre, bu ülkeye, bu çocuklara biz felsefeyi okutacağız, hiç kaçarı yok!’ Bu düşünceyle o eşikten geçtik. Aslında yine aynı kültürün neden olduğu bir durumdur bu. Yeni olana ‘aaa ne kadar ilginç!’ demeyiz biz. ‘Neee?!’ deriz genellikle. Olumsuz bir tınıyla gideriz. Oysa çocuklar bunun tersini çok güzel gösterdiler. Ben 3. ve 4. sınıflara giden, hayatta hiçbir şeyle tatmin olmayacak o ateş parçası çocukların ellerindeki Çıtır Çıtır Felsefe kitaplarını, ders aralarında koridorlarda okuyarak dolaştıklarına şahit olduğumda -ki bizim orada olduğumuzu hiç bilmeyen çocuklardan söz ediyorum- dedim ki ‘bu ülkede yapabileceğimiz birçok şeyi yapmıyoruz.’ Çok çeşitli nedenlerle, anlayışsızlıklar, açısızlıklar ve çok farklı biçimlerle… Çocukların gerçekten nitelikli, iyi yazılmış, akıllıca kurgulanmış bir kitap projesini, iyi üretilmiş bir projeyi elinden bırakmasına imkân yok. Mutlaka okurlar ve o okuduğunu evirip çevirip kafalarında bir yere koyarlar. Ondan sonra ya onun gibi bir taneyi daha eline atmak ister ya da yok bunun gibi değil, başka bir tane istiyorum der. Aynı bizim gibi.

Çıtır Çıtır Felsefe’nin genel olarak çocuk yayıncılığında da önemli bir etkisi oldu anladığım kadarıyla. Bu seriden sonra çocuk kitapları piyasasında ne değişti?

Çıtır Çıtır Felsefe’nin alsında iki yönlü etkisi var: İlki, çocuğun ciddiye alınması mevzuu. Öncelikle konular ve temalar açısından… Çocuğun her konunun okuru olabileceği, her konuda düşünce sahibi olabileceği ve hatta o düşünceye kendi düşüncelerini de katarak yeni düşünceler üretebileceğine dair farkındalığı, evde ve okulda farklı dinamiklerle göstermeyi sağladı. Yani bizim çocuğun ciddiye alınması şiarımızı müthiş pekiştiren bir etkisi oldu. Eğitimci de kaçamadı bundan, ebeveyn de… Onlar da okudular ve çok işlerine yaradı. Çünkü onlar da bilmiyorlardı, gündelik hayatta felsefenin neye yaradığını. Felsefi düşünme yönteminin aslında doğanın olağan bir parçası olan insanı nasıl kurabileceğini ve nasıl hayatın DNA’sını uyumla işletebileceğini yetişkinler de çocuklarıyla birlikte öğrendiler. Çıtır Çıtır Felsefe dizisini okuyabilen evler değişiyorlar, okuyamayanlar eskisi gibi yaşıyorlar. Böylesi doğal bir farka neden oldu dizi. Yayıncılık sektöründe ise başka bir şeye neden oldu: O güne kadar çocuklara ya didaktik kitaplar veriliyordu ya az sayıda gerçek edebiyat kitabı. Edebiyat kitaplarında yaş faktörü çok karmaşıktır. Bu, çok uzun yıllar boyunca, kuramsal anlamda emek vererek, ürünle çalışarak elde edilebilecek bir deneyim gerektirir. Çıtır Çıtır Felsefe bu anlamda da çok yüksek bir seviyeden girdi. Okur önce bakıyor, ‘eğitim kitabı bu’ diyor. Fakat alıp okuduğu zaman, aslında öyle olmadığını anlıyor; çünkü meseleler öykülerle işleniyor. Çıtır Çıtır Felsefe dizisini seçmemizin nedeni öykülerle kurgulanmış ve karikatür tadında desenlerle de anlatımın güçlendirmiş olmasıydı. Behiç Ak’ın Gülümseten Öyküler kitaplarıyla Çıtır Çıtır Felsefe dizisi arasında müthiş bir paralellik görürüm. Behiç Ak’ın mizah duygusu da aynı Birigitte Labbé’nin Çıtır Çıtır Felsefe dizisindeki gibi işler. Orada da bir öyküye kendinizi bırakırsınız, o öykü sizi bir Boğaziçi köşküne çıkarır, bir ada vapuruna çıkarır, bir kedinin hülyalarına çıkarır… Nereye gittiğinizi şaşırırsınız. Bu arada kim bilir hangi meseleleri, neleri düşünmüş, tartışmışsınızdır ve aslında günlük hayatımıza sürekli girip çıkan neleri elden geçirmişsinizdir. Üstelik, bu arada kıkır kıkır gülmüşsünüzdür de.

Her dönemin kendince bir edebi dili, içeriği var. Bu, çocuk edebiyatı için de geçerli. Bugünün dili, içeriği nasıl belirleniyor?

1980’lerden sonra bütün dünyada değişen ekonomik koşullar, tüketimin ve para kazanmanın esas amaç olarak kodlanması vs. aileleri yalnızlaştırdı. Aileler yaşam içinde hızlandılar ve annelerin çalışmadığı bir dünya düzeninden annelerin çalıştığı, annelerin de hayatın içine çıktığı bir dünya düzenine geçtik. Bu kadın açısından mükemmel bir değişimdi, ama ‘aile’ dediğimiz o tırnak içindeki kurum açısından çocuğu tek başına bırakan bir etkisi oldu. Kentteki yaşam, özgürlükler, bireysellik kavramı yetişkinler için pek çok olumlu sonuç doğurdu. Yetişkinler yeni şeyler deniyor, yeni kurgular yaratıyor, beceriyor ya da beceremiyorlar. Beceremeyince de yüzlerine gözlerine bulaştırıyorlar. Ama bu arada o deney tarlalarında büyümeye çalışan çocuklar için hayat hiç de kolaylaşmadı. Çünkü kurumlar da ve devletler de bu gerçeği çok geç fark ettiler ve çocukların çok büyük bir bölümü o boşlukta uyuşturucuyla, erken gebelikle, çok ciddi sorunlarla çok erken yaşta karşılaştı. Esas olarak da çok büyük bir bölümü bundan bu olumsuz ortamdan çıkamadı. Çıkabilmiş olsaydı dünya bu halde olmazdı. Savaşla işleyen, tehditle çalışan ekonomiler, düşman komşuluklar, bu berbat siyasi tablo mümkün olmazdı.

Kötü kitaplar okuyan çocukların, kötü bir dünya kurguladıklarını mı söylüyorsunuz?

Kötü okuyan değil, yalnız bırakılan ve huzuru, doğallıkları elinden alınmış nesillerin büyüdüğü bir dünya diyorum. O çocuklar şimdi kendi içlerini kurutan, onları haris, muhteris ve mutsuz yapan bütün her şeyden intikam alıyorlar. Ben böyle bakıyorum. Biz her zaman ailesinden destek gören, köstek dediklerinin aslında hiç de öyle olmadığını sonradan anlayan, hayatta dert görmemiş, kendisiyle barışık insanlarmışız. Ders çalışmadığım için normal bir liseye gittim, iyi bir öğrenci olsaydım çok daha iyi bir okula giderdim. Hiçbir sorun yok. Bu dünya böyle çocuklardan ziyade, sonraki yıllarda hayata tutunmak için ona tırnaklarını geçirmekten çok daha fazlasını yapmak zorunda kalan çocukların elinde artık. Biz de onlardan dünyayı mutluluk için yönetmelerini bekliyoruz. Mümkün mü? Arada yaşanan çok büyük bir duygusal travma var. Devletler niye çalışır, amaçları nedir? Kendi yönettikleri halkın huzuru, sağlığı, mutluluğu… Bundan başka hiçbir noktası yok, olamaz da zaten. Şöyle bir devlet düşünebiliyor muyuz? ‘Komşularımıza saldıralım, hepsini mahvedelim, kendimiz de cadı kazanı gibi kaynayıp duralım.’ Böyle bir yönetim anlayışı olabilir mi? Olamaz. Oysa bütün dünyada bu zemberek boşalmış vaziyette; huzur ve mutluluk duygusunu kaybetmiş bir yetişkin insan yapısı var şu anda. Edebiyatın bu noktada sürekli masaları silen, ‘aman durun çocuklar, telaş etmeyin’ diyen, unuttuğumuz ya da hatırlamakta zorlandığımız bir insanlık gerçeğini hatırlatan bir sesi var.

Şu halde, bugünün çocuklarına hitap eden edebiyatın sözünü ettiğiniz travmalarla uğraşmaması mümkün değil… Bugünün çocuklarına, kendi dinlediğimiz masalları anlatamayız…

Esas olarak geçmişte çocuk edebiyatı dediğimiz şeyle, bugünkü arasında ciddi bir fark var. “Kibritçi Kız” iyi bir örnektir. Her şeyden önce çocuklar için yazılmış bir öykü değildir. “Kibritçi Kız”ın yazarı Hans Christian Andersen o öyküyü yetişkinlerin gecelerini renklendirmek için anlatmıştır. Şömine başı uzun kış gecelerinde ya da çardaklarda geçen yaz gecelerinde yetişkinlerin dinleyeceği ve taşra aristokrasisinin, kent burjuvazisinin etkilemek için yazılmış öykülerdir bunlar. Onu yazanın ‘ben çocuklar için çok güzel öyküler yazıyorum’ diye bir düşüncesi yoktu. Masallar da öyledir. Masalların çocuklarla hiç işi yoktur. Masal eskiden nasıl okunurmuş? Halk ozanları köy meydanlarına gelir ya da evlerin arasında bir gölgeliğe otururmuş. Suyu, ayranı, sütü verilirmiş eline, o da çalgısını çıkartır çalar ve bunları manzum öykü olarak müzik eşliğinde insanlara anlatırmış. Masalın en büyük kıymeti bir gerçekliği, bir ironiyi bütün yaşlara anlatabilme gücüdür. Bu gelenek içinde çocuk korunur. Çünkü masalı tek başına dinlemez, büyüklerinin yanında dinler. Cinden, periden korktuğu zaman onun eteğine sığınır, ondan güç alır, canı istemiyorsa çeker gider zaten. Masal bambaşka bir gerçeklik. Halk bilimin en önemli dallarından biri, edebiyatla büyük bir gürültüyle çarpıştığı en büyük grup. 1980’lerden önce, masalları toplarız ve hepsini çocuklara okutabiliriz gibi yanlış bir anlayış vardı, hâlâ da var ne yazık ki. Hâlâ çok önemli yayınevlerinin masal kitapları var. Bakıyorum, tüylerim diken diken oluyor. İlla böyle yapmak zorunda değiliz. Ayrıca, bugünün çocuk ve gençlik edebiyatının, bugünün dünyasında yaşayan çocukların, gençlerin kendi meselelerine kafa yorması, güncel konuları derinlemesine işlemesi, onlara ‘yalnız değilsiniz, sizinle aynı durumda çok insan var dünyada’ demesi beklenir. Edebiyatın, çocuğun sırtına elini koyması gerekir. Andrew Clements diye bir Amerikalı yazar var, biz dört kitabını yayınladık. İnanılmaz okul öyküleri yazıyor. Çocuklar okul öyküsü okumayı sevmezler ama Andrew Clements’in kitaplarını su gibi içiyorlar. Yazarın yaptığı çok önemli bir şey var kitaplarında: O kadar zekice kurgular yaratıyor ve o kurgu içinde okul kurumunu öyle bir noktada koruyor ki, çocuk, müthiş bir macera ve kurgu içinde nerden nereye gideceğini bilemeyip öyküye kendini teslim ederken, bir yandan da öğretmenlik mesleğini, öğrenci olmayı, okul kurumunun aslında ne demek olduğunu, aile ve okul arasındaki ortaklığı vs. kavrayıveriyor. Üstelik sorguluyor da. Çünkü edebiyat böyle bir şey. Edebiyatın yaşı yoktur. Yaşar Kemal uzun yıllar önce ‘çocuk edebiyatı diye bir şey olamaz, edebiyat edebiyattır’ demişti. Biz çok üzüldük o zaman, boynumuzu büktük. ‘Ama niye ustamız böyle bir şey dedi, ne üzücü bir şey bu’ diye düşündük. Sonunda bambaşka yollardan aynı noktaya geldik. İyi edebiyat bütün yaşları kucaklar. Alt yaş sınırı olur edebiyatın, üst yaş sınırı yoktur.

Nedir o alt yaş sınırı?

Yaş grubu, kitabın içindeki düşünce, duygu, karakter derinliğini kolaylıkla anlayabilecek yaştaki çocuğu gösterir bizim için. Onu tespit etmek önemlidir. Mesela ‘5, 6, 7. sınıflar için kitap’. Bu kitabı alt yaş grubunda bu yaşlara önerebiliriz. Güzellikle okurlar. Ama bir grup 8. ve 7. sınıf öğrencisi bu kitaba baktığı zaman burun kıvırır. Hakkıdır, kıvırsın. Kimseye kitap dayatamazsınız. Ama bir yerde canı sıkıldığında ve eline bu kitap geçtiğinde kıkır kıkır okur, zevk de alır. Arkadaşlarına ‘şu kitabı okudum’ demez. Eline alıp etrafta dolaşmaz. Bazı kitaplar vardır, bütün yaş grupları aynı duygu ve düşünceyle, aynı etkilenmeyle okurlar. Kitabı annesinin, babasının sesinden dinleyen altı yaşındaki çocuk da aynı şekilde etkilenir. Önemli olan galiba böyle kitaplar yayınlayabilmek.

Mine Soysal kimdir?
Yazar ve yayıncı Mine Soysal İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Eski Önasya Dilleri ve Kültürleri Bölümü’nden 1981’de mezun oldu. 1994 yılına dek İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde arkeolog, araştırmacı olarak çalıştı, sergileme projeleri gerçekleştirdi. Türkiye’nin farklı bölgelerinde kazı ve yüzey araştırmalarına katıldı. 1996 yılında Günışığı Kitaplığı’nı kurdu. Çocuk edebiyatımızda önemli yer edinen birçok kitabın editörlüğünü üstlendi. Çocuklar için Ala Çocuk Yollarda (1. baskı: 2005, 4. baskı: 2010) adlı manzum öyküler kitabını, her yaştan okur için İstanbul Masalı (1. baskı: 2003, 8. baskı: 2011) adlı anlatıyı kaleme aldı; ayrıca çocuklar ve gençler için bilimsel içerikli kitaplar hazırladı. Bugüne dek on binlerce öğrenciyle interaktif sunuşlar ve sohbet programları gerçekleştiren yazar, Eyvah Kitap!’ta (1. baskı: 2006, 20. baskı: 2012) çocukların ve gençlerin kitap okuma eğilimlerini, Odada Yalnız’da (1. baskı: 2009, 4. baskı: 2011) gençliğin önemli sorunlarını öyküleştirdi. Eylül’de Aşklar (6. baskı: 2011, 5. baskı: 2009) adlı bir gençlik romanı yazdı. Eşiyle birlikte İstanbul’da yaşayan Soysal, Günışığı Kitaplığı’nın genel yayın yönetmenliğini sürdürüyor.

Mine Soysal’ın yayıncılık sektöründe bugüne dek üstlendiği sorumluluklardan bazıları: Aralık 2009’da toplanan 5. Ulusal Yayın Kongresi (UYK) Yürütme Komitesi Üyesi, Kongre Divanı Üyesi; halen UYK İzleme Komitesi Üyesi. Türkiye Yayıncılar Birliği (TYB) Çocuk ve Gençlik Kitapları Komisyonu Başkanı. Kültür ve Turizm Bakanlığı Uluslararası Fuarlar Ulusal Komitesi’nde 2007-2008 yıllarında Çocuk ve Gençlik Kitapları Komitesi TYB temsilcisi. Uluslararası Çocuk Kitapları Kurulu (IBBY) Türkiye temsilcisi olan Çocuk ve Gençlik Yayınları Derneği’nin (ÇGYD) 2007-2009 yıllarında Yönetim Kurulu Üyesi.